Çiçek Akyol

Avrupa El Ele Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

26.02.2017 - 14:41
781
9
Yazı Boyutu:    

İlk oyunlar yıllar önce Radyofonik temsiller adıyla yayımlanmaya başladı. On beş dakikalık skeçlerin radyofonik temsillerin amacı, eğlendirirken eğitmek ve düzgün Türkçeyi halka benimsetmekti. 1941 yılında bugünkü Radyo Tiyatrosu’na benzer nitelikte Temsil Saati adıyla dramalar da yer alıyordu. “Mikrofonda Tiyatro”  60’ların başındaydı. Radyo Tiyatrosu adıyla son haline dönüştü.

1960’lı yılların başında adı “Arkası Yarın”, 1964 yılında ise “Çocuk Bahçesi” oldu. Arkası Yarın ve Çocuk Bahçesi o dönemlerde, kitap okuma imkanı olmayanlara Türk ve dünya klasiklerinden önemli örnekleri bu şekilde tanıtmayı amaçlamıştı. Böylece bu programlar dinleyicilerin tiyatroya, yazılı sanat eserlerine ilgisini artırmayı, okumaya yönlendirmeyi, dinleyiciyi bilinçli tutmayı hedefliyordu.

Radyonun baş tacı olduğu o zamanların tatlı heyecanını bugün yaşamak pek mümkün değil.

Her gün aynı saatte tüm aile ve tanıdıklar toplanır, büyük bir heyecanla radyonun başına geçilirdi. Meraklı bakışlarla herkes birbirine bakar, sabırsızlıkla programın başlaması beklenir ve radyonun sesi biraz daha açılırdı. Anlatılan hikâyeler, hayallerimizde can bulurdu. Dekora, kostümlere, anlatılan kişilerin tiplerine, ortama dair detayları kulağınıza fısıldayan seslerle gerçek bir tiyatro tadında hayal dünyamızdaki yerini alırdı.

15 - 20 dakika sonunda yarını beklemek zorunda olmak. İşin en eğlenceli ve en güzel yanıydı belki de. Şimdi anlıyorum meğer bu meraklı bekleyiş ve hep birlikte yapılan tahminler bambaşka bir zevkmiş. Çünkü sonraları uzun uzadıya bölümlerle süren -arkası yarın- dan aldığım keyif ve lezzeti filmlerde bulamadım.  Demek ki asıl büyü birliktelik, meraklı bekleyiş, tahminlerle geliştirilen hayalgücünün bir arada oluşuydu.

Yine o günlerden biri. Saat sabah beşe on var temsil başlamak üzere. Çayımız kahvaltımız hazır. Kulağımız radyoda çayımız elimizde…

göçebesiydim tüm güzel umutların

İnsan ismiyle yaşar. Berfin dirençli ve inatçıydı. Adı Berfin olduğundan mıydı sıradan bir hayata bile hasretliği, yoksa yaşadığı coğrafyanın bir gereği miydi bilinmez. Berfin kadın beşinci çocuğuna hamileydi. Yaşadığı köy dört haneydi. Bu yaz son komşusu da göç etmişti. Yalnızlık çetin köy şartlarında öyle kolay değildi. Aralık ayında doğum yapacaktı. Şimdi komşuları da yoktu.

Geç olmadan onlar da başlarının çaresine bakmalıydı. Kocası Yılmaz’a anlattı endişelerini. Kafa kafaya verip ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Yarından tezi yok büyükşehirlerdeki akrabalarını arayacaklardı. Ve sonunda Ankara’ya göç etmeye karar verdiler. Hem ikisinin de akrabaları vardı orda hem de başşehirdi Ankara. Umudun şehriydi. Güzel günleri olacaktı orda. Çocuğunu da şehirde doğuracaktı. Köye ziyarete gelenler hep anlatırdı. Şehir çok güzel bir yermiş. Çok ışık varmış orda. Buralar gibi gün batar batmaz her şey karanlığa gömülmüyormuş, öyle diyordu Yusufların Hatice. Bi de evin içinde çeşmeler varmış. Çok yorulmazmış insan çalışırken. Anlat anlat bitiremezlerdi.

Ve beklenen gün geldi. Yola koyuldular başşehre doğru. Yol uzundu. Yılmaz bir dışarıyı seyrediyor bir karısının yüzündeki umut dolu ifadeye bakıp dalıp dalıp gidiyordu bir avuç maviye.

 

Yılmaz geniş bahçeli evi olsun, çocukları doya doya koşsun oynasın istiyordu. Toprakla uğraşmayı ekip biçmeyi çok seviyordu. Kafasında endişeli sorular art arda sıralanıyordu.

Arkası yarın…

11219515_1930331300524585_1457611626711032603_n-001.jpg12341035_1930331250524590_2469966233983833590_n-001.jpg

B

Üye Ol



Üye Girişi