Çiçek Akyol

Avrupa El Ele Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

26.02.2017 - 15:01
1102
10
Yazı Boyutu:    

Ağaçların, çiçeklerin içinden geçiyorum. Huzurlu ve sakin bir ortamda yürümeye devam ediyorum. Derken havuzun mavi rengi beni karşılarken dinginlik katıyor ruhuma. Ve bir köprü karşılıyor beni. Adeta dış dünyanın stresini arkanda bırak; eğlence, hız, hareket, coşku ve korku dünyasının içine atla der gibi. 

Lunaparka girince etrafıma uzun uzun baktım.  Oyuncaklardan birine bindim.  Eğlenmek için koltuğuma oturdum, görevli emniyet kilidini taktı. Artık güvendeyim. Ama ne tuhaf bekleme süresi arttıkça korkum ve heyecanım da arttı. İsteğim artık vazgeçilmez bir hal aldı. Hem korku hem de merak aslında. Ve hareket başlıyor. Bağrışmalar, çığlıklar ve korkunun dışa vurumu.

Daha önce bindiğim bir oyuncak oysa. Korkuyu satın almam. Beni nasıl sarstığını deneyimlediğim halde tekrar denemek istemem ne tuhaf. 

Oyuncaktan indim. Renk cümbüşü, senkronize hareketler, ışıkların dansı, armoniden oluşan büyülü ortamın içinde bir süre daha etrafı seyrederek gezdim. 

Heykellerin yüzünde bile hareket var. Atlar gülüyor, koşar haldeler. Bir zürafa eğilmiş yavrusunu öpüyor. Baktığınız her şeyde hareket ve sevgi var ve tüm  bunlar sizi oyalamaya yetiyor. Hiçbir köşede durağanlık yok. Öyle ki atacağınız çöpü,  ağzı açık bekleyen bir heykelcikten oluşan çöp kovası bile var. Ama nedense onun ağzına çöp atmak beni rahatsız ediyor.

Ve iki çocuk gördüm ilerde. Evet çocuk ama çalışan iki çocuk. İş çıkışı parkın yolunu tutmuş iki arkadaş. Ellerindeki poşette iş kıyafetleri var belli ki . Günün yorgunluğu umurlarında değil. 

Şimdi ıskaladıkları çocukluklarını yaşama zamanı. Binmek istedikleri oyuncak için görevliyle konuşuyorlar. Fakat sayı yetersiz olduğu için görevliyi makineyi açmaya ikna edemediler.  İki arkadaş önce suratını astı birbirlerine baktı. Sonra etrafın hareketine kapılıp başka bir oyuncağa binmek üzere neşeyle yürüdüler.

Sonra çarpışan arabaların olduğu yere geçtim. Ne tuhaf... 

Hayatın seyrinde bir insan veya bir eşyaya çarpmak bizi strese sokarken burada bu duyguyu yaşamak için para ödüyoruz. Çarpışan arabaların önünde duran bir kadın ilgimi çekiyor. Eşarbı arkadan bağlı, uzun etekli, üst üste iki çoraptan birini kıvırmış, kucağında bir yaşlarında bir çocuk ve elinde büyük ekranlı bir telefonla selfie çekmeye çalışıyor. Ev hayatının sıradanlığı burada yerini rengarenk ve hareketli bir dünyaya bırakmış olmalı ki halinden çok hoşnut görünüyor.

Genelde yumruk atmak istenmeyen bir durumdur. Ama üzerinde ringe çıkmaya hazırlanan boksör kıyafetli güzel bir kadının fotoğrafı olan demir yumruk aleti ve etrafta yeterince seyirci olunca keyifle güç denemesi yapanların sayısı hiç de az değildi.

Ve merakıma yenik düşüp korku tünelinin önüne geldim. Tünelin etrafına, içine yerleştirilen korku veren heykeller, yüzler ve içeriden gelen sesler gerçekten insanı ürkütüyor. 

Adeta hayal gücünüzü korkuya hazırlıyorsunuz. Tünelden çıkan insanların yüz ifadelerine bakmaya başlıyorum. Kimi gözü kapalı bir şekilde çıkıyor içeriden. Kimisi de yanındakine başını yaslıyor, elini tutuyor. İçeride korkacak pek bir şey görmeseniz de bağırmaya başlıyorsunuz. 

Tünelden çıkan bir çifte takılıyor gözüm. Erkek gayet rahat, koruma ve güç sahibi olma edasıyla kadına sarılıyor. Kadında erkeğe yaslanmış, gözlerini kapatmış, korunma ihtiyacında. Oysa buraya kendi istekleriyle gelmediler mi?

Yürümeye devam ediyorum. Bakalım denemek istediğim bir oyuncak olacak mı?

Şansınızı içine para atarak deneyeceğiniz, çokgen, renkli ve muhtemelen ışıklı olmasa, şansını deneyenlerin az olacağı bir makinenin önündeyim. Şekline ve rengine dönüp dönüp baktım.

Lunaparkın her köşesi hayattan bir köşeyi taşır gibi. 

Çarpışan arabalar, şansını, yumruğunun gücünü deneyen insanlar, korku tüneli……….. ve dönme dolap.
Dönme dolaba binmeye karar veriyorum. Yerime oturuyorum. Görevli emniyet kilidini takıyor. Yükselirken yavaş yavaş görüş alanım genişliyor. Artık sadece parkın içini değil çevresindeki Anıtkabir’i, Ankara Kalesini, müzeleri, büyük binaları görüyorum. Tam zirvedeyken artık her şeye hakim olma duygusu ve bir rahatlama. Tıpkı hayatımızdaki başarılı anlarda, her şey kontrol altındayken olduğu gibi. Güzel ve huzurlu bir his. Sonra yavaş yavaş görüş alanı daralıyor. Ve bir deneyim daha biterken yerini yenilerine bırakıyor. 

Peki bu renkli, hareketli, sesli, ışıklı dünyanın çalışanlarının ruh hali de böyle mi acaba. Elbette her insanın ayrı ayrı derdi ve sevinci var. Ama yüzlerde parkın hareketine ters orantıda bir durağanlık var. 

Bu geniş, hızlı ve renkli dünyanın içinde bilet kulübesine sıkışmış insanlar var bir de. 

Mevsimin getirdiği gri ve soğuk havadan cafeler de nasibini almış. Lunaparkın şatafatına inat boş hepsi. Artık ayrılma zamanı. 

Başkent güneşi, lunaparktan çıkarken ayağımın önüne düşen ışıklı güle güle yazısı uğurluyor beni.

Köprüden geçerken bu renkli ve hareketli dünyayı da arkamda bırakıyorum. 



Üye Ol



Üye Girişi