Ohrid’i dinliyorum gözlerim açık keyfim yerinde… | Çiçek Akyol

Çiçek Akyol

Avrupa El Ele Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

26.02.2017 - 15:11
996
10
Yazı Boyutu:    

Hani bazen her şeyden kaçmak isteriz de bir türlü bizi sarıp sarmalayacak yer bulamayız ya… Yürürken yürürken bir su kenarı, renk renk çiçekler görür, esinti hisseder, kuş sesi, kedi mırlaması duyarız. Hemen en yakında gözümüze çarpan bir banka ilişiriz… Bir köpekle, kediyle göz göze geliriz. Başımı okşasana ne bekliyorsun der gibi bakar durur… Güzel bir söz söylememizi bekler, dönüp tekrar tekrar bakar. Her şeyi unutuverirsiniz. Doğa sizi sizden alıverir, dinlendirir, sakinleştirir sizin haberiniz bile olmaz.

İşte Ohrid’deki yaşam da aynen böyle.


Benim Ohrid’le tanışıklığım bir eğitim gezisiyle oldu. Ekibimizle öğleden sonra vardık Ohrid’e. Eşyalarımızı otele bırakıp kendimizi hemen Ohrid’in sokaklarına attık. Ohrid çarşısının girişinde Çınar meydanı karşıladı bizi. Yürüyerek gezdik. Size de şiddetle tavsiye diyorum, bir gün yolunuz Ohrid’e düşerse adım adım gezin lütfen. Burada gezerken sadece bir yöne bakamıyorsunuz. Etrafınızda dönüp her yeri görmek istiyorsunuz. Çünkü baktığınız her noktada ayrı bir güzellik, farklı bir manzara var. Her köşesi ayrı güzel. Gözlerinizi kırpmadan her yere bakmak istiyorsunuz. Orta Çağ dönemine ait hisarlar, çok sayıda kilise, manastır, cami, bölgeye özgü Safranbolu evlerine benzer yapılar, orman…. Ve Avrupa’nın en eski, en derin gölünün o muhteşem manzarası…. Bizim güney ve güneybatı sahillerimizi andırıyor biraz.

Rehberimiz eşliğinde bu güzelliğin keşfine çıkmak için sabırsızlanıyoruz. Ve gezimize başlarken rehberimiz, Ohrid’in Makedonya’nın en büyük sekizinci kenti olduğunu söylüyor. 6000 yıllık bir tarihe sahipmiş, iyi korunmuş eski bir kent olup iktisadi, kültürel ve dinî merkezmiş. 1979 yılında Ohrid Gölü, 1980 yılında da Ohrid kenti UNESCO Dünya Mirasları listesine girmiş. Slavlar için çok önemli olan Kiril alfabesinin doğduğu yermiş. Rivayete göre Kiril alfabesini Aziz, hapishanede yan hücredeki keşişle haberleşebilmek için bulmuş. Tanrının cenneti yaratırken bir damlasını yanlışlıkla dünyaya düşürdüğü yer olduğu söylenirmiş.

Serbest zamanımızda da arkadaşımla yürümeye devam ediyoruz. Daha önce görmediğimiz bir yerde hiç yabancılık çekmeden geziyoruz. Her sokak arasında bir kilise ya da küçük minareli bir cami, sevimli güler yüzlü insanlar, harika bir orman, daracık taş sokaklar, güzel bahçelerin içinde balkonlarından çiçekler sarkan şirin evler, sayısız tarihi mekan….Döndüğünüz her köşe farklı bir manzarayı barındırıyor.


Evliya Çelebi, Ohrid için yılın her gününe bir kilise düşüyor demiş. Her köşe başında bir kilise var çünkü. Ayrıca burada kaybolmanız imkansız gibi bir şey… Bir de saatlerce güneşin altında yürüdüğümüz halde, üstelik otelde dinlenmeden kendimizi kentin sokaklarına attığımız halde yol yorgunluğundan eser yok. İnanılmaz bir şekilde huzur doluyorsunuz. Yürürken yol boyu ağaçlardan yemiş toplayıp yedik. Rastladığımız insanlarla sohbet ettik. Türkçe bilen çok insan var. Sohbet esnasında yöreye ait ilginç bilgiler ediniyoruz.

Mesela “Before the rain” (Yağmurdan önce) filminin çekildiği kilise kalenin aşağısında göl kıyısındaymış. İncil burada çevrilmiş ve Rönesans’ın başladığı kilise de burada bulunuyormuş.

Biz 20 Ağustos’ta gitmiştik. Ohrid gölü kenarında st. Naum manastırında her sene Ağustos ayının 31. günü şiir yarışması düzenlenip ağaçların altında piknik havasında şiirler okunurmuş. Heyecanla hazırlık yaptıklarını gördük. Çok güzel bir yer. Keşke on gün sonra gelip bu etkinliği görüp yaşasaydım demeden edemedim tabi. Yine ilk evrensel dans yarışması 19. yy’ da burada yapılmış.

Yemekten sonra herkes otele çekildi. İki arkadaş kenti keşfe devam ettik. Laf aramızda şehir olmak için fazla huzurlu ve güzel bir yer… Arkadaşım etrafını seyre dalarken, buraları film setine benzettiğini söyledi. Onu bunu bilmem ama bana ilaç gibi geldi. Geçtiğimiz yol boyunca sokak aralarında avluları, balkonları çiçeklerle dolu evleri gördükçe gülümsüyorduk. İyi ki gelmişiz dedik aynı anda birbirimize. Göle çok yaklaşınca biraz soluklanmak için oturduk çimlere… Nazlı nazlı salınan kuğuları seyrettik. Fotoğrafımı çeksene der gibi poz veriyorlardı. E çekmemek olmaz tabi. Karşıdan geçen teknelere el salladım. Onlarda benim fotoğraflarımı çekti. Olsun ama hep ben mi çekeceğim.

Burada geçirdiğim her dakikanın nabzını tuttum. Her fırsatta taş sokaklarına dalıp kaybolmanın keyfini çıkardım, çiçeklerini kokladım, gölünü seyrettim. Her kaybolduğumu düşündüğümde karşıma muhteşem bir manzara daha çıktı. Tüm bu güzellikleri yaşarken harika bir dağ havası eşlik etti bana .

Kentin ortasındaki çarşıda çok sayıda inci vardı. Buraya has olduğunu söylediklerinde merakım arttı. Bir gölden nasıl inci çıkarılabilir ki?

Bu gölde bulunan bir balığın pullarından yapılıyormuş.

Eee bu hikayeyi dinledikten sonra incilerimi de aldım tabi ki. Sertifika bile verdiler.

Artık yorulmuştum. Otele gittim ama aklım hala sokaklarda… Yemekten sonra arkadaşlarımla vakit geçirdim. Hep birlikte göl kenarında yürüyüşe çıktık. Gecesi de ayrı bir güzel…Yıldızlar o kadar yakın ve o kadar çok ki. Elimi uzatsam dokunabilir miyim acaba. Huzur huzur huzur…

Sabah çok erken uyandım. Eğitimin başlamasına henüz üç saat vardı. Perdeyi araladığımda gördüğüm manzara muhteşemdi. Dayanamayıp fotoğraf makinemi aldığım gibi kendimi göl kenarına attım. Ağır ağır yürüdüm… Esintiyi hissettim, suyun sesini dinledim, balıkçıları seyrettim. Bol bol fotoğraf çektim. Sonra göl kenarına oturdum. Usul usul yanıma gelip sırnaşan bir köpeğin başını okşadım. Tabi ki bu sevimli dostumun da fotoğraflarını çektim. Kendimi inanılmaz dinç ve dingin hissediyorum. Saatime bakıyorum hala zaman var. Zaman ne kadar da ağır ilerliyor. Buralarda kahvaltı olarak börek ve ayran önerisinde bulunanları dinliyorum ve pişman değilim, güzelmiş. Eğitim saati yaklaşırken otele doğru yol aldım, fotoğraf çekmeye devam ediyorum tabi ki.

Eğitim bittiğinde arkadaşlarla göle girdik. Yani öyle uzun uzadıya değil de serinlemek için yüzebildik sadece… Diğer arkadaşlarımız gölde tekne turuna katıldı. Su inanılmaz güzeldi, dalgasız, berrak ve buz gibi. Nehirlere kaynak olacak kadar büyük bir göl olduğundan, göle değil de denize giriyormuş hissi veren temizlikte bir göl. Öyle ki on yılda bir kendini yeniliyormuş. Yazın yapılan yüzme festivallerine diğer Makedon şehirlerinden gençler gelip yarışıyormuş. Bu arada

çadır kampı kuran kişilerle tanıştık. Onlardan “The Museum On Water”’ı dinledik.

Bronz ve demir çağına ait yerleşim yerini ve su altı arkeoloji çalışmalarını içeren dünyanın en hoş ve orjinal müzelerinden biri olduğunu söylerken gidip görmemiz konusunda oldukça ısrarcıydılar.

Rehberimiz bir yandan tarihi bilgiler vermeye devam ediyor. Makedonya’nın, Yugoslavya’dan ayrılıp 1991 yılında yeniden bağımsız bir cumhuriyet olmasının, Sovyetlerin ve Balkanlardaki sosyalist rejimlerin dağıldığı dönemde olduğunu söylüyor..

ohrid2

Kentteki sivil mimari ve anıtsal yapılar, 1960’lı yıllarda restore edip korunmuş. Yugoslavya’nın kurucusu eski başkan Mareşal Tito, tatilini sürekli Ohrid’de geçirirken yabancı misafirlerini de burada ağırlamayı tercih edermiş. Demek ki bu nedenle şehir hep canlı kalıp, bakımlı ve güzel halini koruyabilmiş.

Büyük İskenderin henüz çocukken koşup oynadığı bu şehrin sokaklarında gezinmek ayrı bir keyif. Kentin geleneksel bir etkinlik olan Balkan Music Square Festivali’ne de ev sahipliği yaptığını öğreniyoruz ve gölün karşı tarafının Arnavutluk olduğunu. Makedonya ile arasındaki sınır, gölün ortasından geçiyormuş. Yani Ohrid’in üçte biri Arnavutluk’a bağlıymış. Ohrid ve Struga Makedonya’ya Pogradec ise Arnavutluk’a bağlı olmak üzere üç şehir tarafından çevrelenmiş olan göl, sadece bu yöreye has dünyaca büyük önemi olan 200’ün üstünde türü bünyesinde barındırıyormuş. Ayrıca gölün eski bir volkanın kraterine konumlandığını ve derinliğinin ise 350 m. kadar olduğunu öğreniyoruz.

Limandan botlara bindik ve gölü besleyen su kaynaklarının olduğu yerdeki St. Naum kilisesine gittik. Sonra gölün diğer ucu olan Struga’ya…Göl burada bir ırmağa dökülüyor. Görülmeye değer bir manzara daha…

Yürümeye devam ederken manastırı da geride bırakıp kaleye çıktık. Ve nihayet döne döne seyredeceğiniz o muhteşem manzara. Ee bol yeşil görüntü, birbirinden güzel ve özel evler, çiçekler ve de gölü yeşil gerdanlık gibi saran dağların suya vuran görüntüsüyle kendimize çektiğimiz görsel ziyafete ılık bir esinti eşlik ediyor. Bu eşsiz manzarayı bol bol fotoğraflamadan edemem tabi ki.

ohrid1

Kaleden dönüş yolundaki kiliseler, göl kenarından geçilen yol inanılmaz güzellikte.

Manastıra bağlı kağıt üretim atölyesi ve eski matbaaya hayran kaldım. Orada kağıt yapımını gördüm, bizim için baştan sona uygulamalı anlattılar. Sanırım bunu başka bir yerde göremeyeceğim. Tek bir an’ı bile kaçırmamak için pek fotoğraf çekemedim.

Bu güzel mekandan ayrılırken birçok Fransız yazarın burada evinin olduğunu öğreniyorum. Kafamda deli düşünceler, sorular… Derken kendimi göl ve orman manzaralı bir evde yazılarımı yazarken hayale dalıyorum…

 


Üye Ol



Üye Girişi