Huriye Kuruoğlu

Prof.Dr., Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi Radyo- TV Bölümü Başkanı

huriye.kuruoglu@ege.edu.tr


02.03.2017
2569
39
Yazı Boyutu:    
Geçtiğimiz günlerde, basına da yansıyan, orta yaşlarda sayılabilecek bir kadının trajik ölümü ve o güzel insanın kısmen yakından bildiğim yaşamı beni bu satırları yazmaya itti. Evli ve iki çocuk sahibi kadın, evine muhtemelen hırsızlık amacıyla giren genç bir adam tarafından hunharca öldürülmüştü. Feci halde bıçaklanmış ve yakınları evde kanlar içindeki cesedini  bulmuşlardı. Üçüncü sayfa haberleri olarak tanımlanan bu tür haberleri okuduğumuzda da elbette çok üzülüyoruz. Ama yakınlarımızdan birinin başına gelince, olay haber olmaktan çıkıp daha bir gerçekliğe bürünüyor sanki. Haberlerdeki yer alan bilgilerin çok netlik kazanmaması, ve hatta biraz çelişkiler içermesi nedeniyle kafalardaki sorular henüz tam olarak yanıtını bulamaması, ölüm şeklinin ölüm şeklinin ne denli korkunç olduğu düşüncesini değiştirmiyordu.  İki çocuk sahibi olan kadının kocası da o gün iş seyahatindeydi. Çevresi tarafından çok sevilen kadından haber alamayan yakınları, iş seyahatindeki eşinehaber vermişler ve adam seyahatini yarıda bırakarak eve dönmüş ve eşinin kanlar içindeki cesediyle karşılaşmıştı.  İnsan olarak kendimizi en güvende hissettiğimiz evimizde böylesi bir ölüm biçimiyle ve henüz o yaşta bu hayata veda etmek, sanırız hiç kimsenin ne kendisi, ne de tanıdığı ya da tanımadığı tüm insanlar için asla düşünemeyeceği bir ölüm biçimidir. O gece aldığım bu korkunç haber, beni hem uzun yıllar öncesine götürdü, hem de insanoğlunun ne kadar vahşi ve cani olabileceğini bir kez daha hatırlattı bana.

1980’li yılların sonunda O’nu tanıdığımda 19 yaşındaydı. Aldığı iyi bir kolej eğitiminin ardından birinci tercihi olmasa da kazandığı bölümü seviyordu.  Okuduğu bölümü sevmesinin nedenlerinden biri de küçük ama çok güzel bir arkadaş grubunun içinde olmasıydı. Bu güzel ve samimi, içten arkadaş grubunun kendisi için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı.  Çünkü ailesi İzmir dışında küçük bir sahil beldesinde yaşıyordu. Dolayısıyla kente yabancı olmasının yanı sıra, kent yaşamının 18 yılını geçirdiği kasaba yaşamından çok farklı olması da kente, ve alışık olmadığı bir yaşam biçimine uyum sağlamasında bazı sorunlar yaşamasına neden oluyordu ilk başlarda. Ancak okulun daha birinci sınıfında çok hoş tesadüfler ve paylaşımlar sonucu bir araya gelen beş genç insandan biri olması, O’na bu yabancı kent ve yabancı yaşam şekline uyum göstermede ve mutlu olmasında çok büyük bir motivasyon unsuru olmuştu.Ne var ki üniversitenin ikinci sınıfında çok sevdiği babasını kaybetmişti. Her ne kadar baba alkolik olsa ve alkol aldığı zamanlarda çok da iyi bir olmasa da, içmediği zamanlarda melek gibi bir adamdı. Genç kız babasına çok düşkündü. O nedenle bu olay, O’nu yeniden büyük bir bunalıma itmişti. Ama bu güzel arkadaş grubu sayesinde daha büyük bir depresyona girmeden atlatmıştı. Arkadaşlarıyla geçirdiği zaman O’nun için en güzel zamanlardı. Çünkü, sadece ödevlerini, derslerini birlikte yapmıyorlar, yoğun bir şekilde hep birlikte eğlenceli ve mutlu zamanlar geçiriyorlardı. Mezun olduktan sonra ait olduğu kasabaya geri dönmüş ve mesleğini yapmaya başlamıştı. Annesi hayattaydı o zamanlar ve bir de erkek kardeşi vardı. Bir süre sonra evlendi. Kısa bir zaman sonra da ilk çocuğunu kucakladı. Çok mutlu birevliliği olduğu söylenemezdi. Ama aradan beş yıl kadar geçtikten sonra ikinci çocuğu da oldu. Komşuları karı-kocanın sık sık kavga ettiğini söylüyordu. Ama O, kendini çocuklarına ve yardım işlerine adayarak bu evliliği katlanılır hale getirmeye çalışıyordu. 

Böylesi bir korkunç sonu elbette hiç kimse hak etmemişti. Anadolu’da söylenen bir dua, ya da iyi dilek lafı vardır. “Allah Hayırlı ömür, hayırlı ölüm versin.” Bir kez daha bunun ne kadar doğru olduğunu yaşayarak ve çok üzülerek öğrenmiştik.

Sağlık ve sevgiyle kalın.


Üye Ol



Üye Girişi