Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr

songulsallangul@yahoo.com


01.02.2016
1744
9
Yazı Boyutu:    

Şu son birkaç gündür kadınların sesi yine ve yeniden yükseldi. 26 Ocak 2016 günü İstanbul’da Bağdat caddesinde 19 yaşındaki bir genç kadının tecavüzü karşısında kadınlar, “sokakları da geceleri de bırakmayacağız!” sloganıyla kadına karşı artan şiddeti protesto ettiler. Aslında bu son haykırış muhafazakâr iktidarın kadınlara yönelik politikalarının, pazarlığının geldiği noktayı sorgulamak bakımından oldukça önemli.

Son yıllarda dozajı artan ve kadınları evlerinde tutmak karşılığına adı konmamış ataerkil pazarlığın anahtarı sosyal yardımlar. Ülkemizde devletin sosyal yardım politikalarından büyük çoğunlukla kadınlar yaralanmakta, yararlandırılmaktadır. Kaynağı devletten gelen ama iktidar partisinin nimeti, hayrı gibi sunulan ve algılanan sosyal yardımlar gittikçe artmakta. Evde engellisine bakım karşılığında alınan bakım ücretleri, dul kadın maaşları, anneler üzerinden okul çağındaki çocuklara verilen eğitim, ŞNT’den, sağlık destek yardımlarına kadar bir dizi sosyal yardım programı gelir desteği olarak devam etmektedir. Ayrıca halk eğitim ve belediyelerin okur-yazarlık kurslarından ve sağlık hizmetlerinden de kadınlar yararlanmaktadır. Hane halkı düzeyinde yoksulluğun %17’lere ulaştığı ve yoksul hanelerin kalabalık nüfus dinamikleri düşünüldüğünde, aslında iktidar muhafazakâr değerler ve yaşam tarzı üzerinden kadınlarla adı konmamış bir pazarlık sürmekte.

Bir yandan kadınlar için yardımlar ve hizmetler üzerinden iktidara bağımlı ve dindar bir yaşam alanı oluşturmaktadır. Karşılığında ise, ataerkil düzene başkaldırmamaları, evlerinde oturup, sadakat ve itaat bağlamlı uyumlu olmaları, geceleri sokaklara çık(a)mamaları, eşlerinin sözünden çıkmamaları ve her durumda aile yaşamlarını sürdürmeleri beklenmektedir. Daha eğitimli kadınlar da dâhil olmak üzere toplumun ve kadının (!) huzuru için aile birlikteliği esas alınmaktadır.

Cinsiyet, biyolojik bağlamında kabul edildiğinden rollerin de kaçınılmaz, zorunlu, uyulması gereken, vazgeçilmez ve olması gereken geleneksel eviçi işbölümü olarak kabul edilmektedir. Bir başka ifadeyle hem kadınlar, hem de erkekler açısından doğurganlık, annelik, babalık, erkeklik gibi rolleri benimsenmekte, evin geçimini sağlama karşılığında otorite ve itaate dayalı babalığın devam ettirilmesi istenmektedir. Hatta geleneksel kadınlık rollerindeki çözülmeye yönelik eril muhafazakâr kaygıları gidermek için, kamusalda ve özel alanda kadının tek meşru statüsü olan annelik, devlet baba olarak gelir destek programlarıyla taçlandırılmaktadır. 

Diğer yandan da, sosyal yardımlarla açılan bir kamusal alanda kadınlara “yurttaş olma” öğretilmekte, hatta lütfedilmektedir. Ancak bu yurttaşlık modern demokrasinin dayandığı evrensel değerler ve eşitlik üzerinden değil, cinslerin biyolojik farklılığı, mekansal ve alansal ayrışmasına kadar uzanmakta. Oysa ne cinsiyet rolleri biyolojiktir, ne de demokraside yurttaşlık lütüfla öğretilir ve bir başkasına bahşedilir. Bu nedenle cinsiyetin biyolojiyle ve dinle değil, kültürel alışkanlıklara ve beklentilere göre şekillenen toplumsal özellikler olduğu göz önüne alınarak, kadınları hizaya getirmek ve himaye etmek yerine eşitlikçi, kadını insan olarak kabul edilebilen demokratik, çoğulcu yönetimlerin ve uygulamaların getirilmesi gerekir. Sizce de öyle değil mi?


Üye Ol



Üye Girişi