Sahile vuran çocuk, dibe vuran insanlık | Songül Sallan Gül

Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr

songulsallangul@yahoo.com


03.09.2015 - 15:57
1556
Yazı Boyutu:    
Dünden beri sosyal medyayı sallayan, gördükçe kendimizi yediğimiz, vicdanlarımızı rahatsız eden, ama bir o kadar da bizlere kapitalizmin, savaşın ve iktidarın erkek hırsını hatırlatan, ölümün resmi var karşımızda. Bir şey yapamamamın verdiği çaresizlikle, kabullenmişlik hissiyle bakıyor insanlar sahile vuran çocuk bedenine… Bazıları sosyal medyada içini döküyor resmin altına, bazıları ise,  paylaşarak bir nebze kendini rahatlatıyor. Ölümün ne uğruna yapıldığını anlayamadığımız ya da anlayıp da ses çıkaramadığımız resme. İnsanlığı ve vicdanı öldüren, kalpleri sızlatan, insanları sessizlikle iyice yığınlaştıran, akıl tutulmasının resmi bu. 21. Yüzyılın kapitalist, muhafazakâr, kükreyen, güce doymak bilmeyen, zenginlik ve güç karşısında daha da açgözlüleşen erkek iktidarının ayakta kalma savaşı bu. Çocukları bile ölüme götürmeyi göze alan, yaşam karşısında savaşın yanında yer alan, iktidar karşısında sessizliğin, ama bir o kadar da gücün yanına yanaşarak güçlü olmanın resmi bu.

Yetişkin ölümleri karşısındaki suskunluğu bir parça anlamlandırmak belki mümkün olabilir. İktidar isteyenler, gücü olana tapıyor ve itaat ederek, yanaşarak hayatta kalma ya da güç sahibi olmayı istiyor. Ama iki yaşındaki bir çocuğun cansız sahile vurmuş, öylece yatan, sanki gözlerini açacakmış gibi uyuyan, ama hepimizin ölümün, sessizliğin, konuşulamayanın resmi olduğunu bildiğimiz tablo gözlerimizin önünde. Yaşadığını sandığımız insanlığın ve masumiyetin, cinsiyetine, ırkına, milletine bakılmaksızın çocuğun cesedinde “ölümünün” ilanı. Bodrum kıyılarına vuran bir çocuğun cesedinin resmi, hepimize insanlığın umursamazlık, eril iktidar, zenginlik ve güç hırsına yenik düştüğünü gösteriyor. Bu insanın kanını donduruyor. 

Bu tablo yaşanırken ölümü hissedenleri ya da dileyenleri de bize hatırlatıyor! Yani başımızda duran, göz ardı ettiğimiz, görmek istemediğimiz, şahit olduğumuz! Yanındakinin yaşaması için kendi hayatını daha sağken bir yere emanet eden, hatta unutan insanları tanıdınız mı? Artık kendisi olmayan, özgürlüğünü unutan, hatta yaşarken gönüllü ölmeyi dileyen insanlarla konuştunuz mu? Hele kadınlarla… 

Bu ülkede yaşarken ölen kadınlar. Hepimiz biliriz dul kadınlarla konuştuğumuzda, artık başlarında olan iktidar, koca öldüğünde, olmadığında, size kendini ifade ve itiraf eden kadınlar. ‘Kocam öldükten sonra ben, ben oldum, hayatımı yaşıyorum’, diyen. Aslında tek başına kocalarına değildir isyanları. Onları sindiren, kendilerinden vazgeçirip, nasıl “daha iyi” kadın olacaklarını hatırlatan herkese, her iktidaradır. Bunu şiddet dâhil kendilerine hak gördüren her gücedir. Onların özgürlük ilanları, bir erkek iktidarına isyandır. Kendileri olma erdemini ve sanatını öğretmeye çalışan, niyetlenen iktidarın ölümünedir. 

Kadınlara nasıl iyi kadın olunacağını sorgulatan ve sürekli hatırlatan eril toplum, son yıllarda politik sistemi daha fazla kullanarak kadınları yaşarken ölüme sığınmaya itiyor. Artık siyasal alanda kadınların eşitlik talepleri, sesleri kısılıyor. Erkek adaletinin, sisteminin gönüllü kulları olmaları isteniyor. Kadınlara yaşadıklarına şükretmeleri gerektiği, erkeklerin yetmediği yerde, eril kadınlara söyletiliyor. Ya da kadın olmanın fıtratı, erdemi hatırlatılıyor. Bir abla edasıyla, tüm kız kardeşlerine börek açmanın, çocuk doğurmanın, yaşlıya ve engelliye bakmanın “makbul kadın” olmak için gerekliliğini. Peki ya kadın bunu artık bedensel olarak yapamadığında, yani engelli kadın olduğunda, onun için yaşamın anlamı ne olmalı, ne oluyor?  Engelli kadın, diğer kadınlardan daha da çaresiz durumda bu toplumda; çünkü o kutsanan rolleri yapamadığında ne diliyor; engelli kadınların ağzında “ölmeyi”, engellisine bakan kadın için ise “kendinden vazgeçmeyi.” 


Üye Ol



Üye Girişi