Anımsayacağınız gibi geçen ayki yazıda hiçbir sanat yapıtının gerçek hayatın kendisi kadar şaşırtıcı olmadığından bahsetmiş ve bu deyişe çok uygun düşen gerçek bir yaşam öyküsünü anlatmıştık kısaca. Ama bazı yaşam öyküleri var ki yıllardır bize aşılanan ve dayatılmaya çalışılan toplumsal roller nedeniyle ne yazık ki pek çoğumuzu şaşırtmıyor. Sanırız çoğu kez bu olgu bizzat kadınların kendileri tarafından da içselleştirilmesi nedeniyle, kadın erkek eşitliği konusundaki en büyük bariyerlerden birini oluşturmakta. İnsan, kodlanan bazı statü verilerini ne kadar içselleştirirse o kadar toplumda onaylanır ve kendini daha mutlu hisseder. Ya da mutlu olduğunu sanır ve bu oyun böylece devam eder gider. Bu tarz kodlamalara en iyi örneklerden biri de kadınların “eş” olma durumuna dair olanıdır. Malum olduğu üzere çeşitli toplumsal rollere dair statü katmanları vardır. Bunlardan en önemli ikisi, eş ves anne olmaktır. Yıllardır kodlanan bu değerlere inanan ve içselleştiren kadınların tek derdi ne olursa olsun evli olmaktır. Kocaları ne yaparsa yapsın sonuçta eş dost yanında toplum içinde evli olmalarının kendilerine bir statü kazandıracağına inanırlar. Bu evliliği elde edebilmek sürdürebilmek onlar için çok önemlidir. Her ne olursa olsun bu statüye ulaşmak için yapamayacakları yoktur. Bazen buna ulaşmanın bedeli sadece kendi hayatlarına ilişkin insani açıdan onursuz davranışlar sergilemekle kalmaz, başka insanların da hayatlarını darmadağın ederler. Eğer söz konusu ev kadını ise, biraz daha toleranslı yaklaşarak onları anlamaya çalışmak, kısmen de olsa anlaşılır bir durum gibi görünmektedir. Ancak ne yazık ki burada anlatmaya çalıştığımız kadın türü ne yazık ki sadece ev kadınlarından ibaret değil.
Öyle kadınlar var ki, sadece çalışmakla kalmıyor, önemli sivil toplum örgütlerinde de önemli görevler üstleniyor. Ancak, sürekli ve hatta saygın bir işi olması ya da pek çok sivil toplum örgütünde çalışması hayatını yeterince doldurmaya ve kendilerince de yeterince toplumda saygı görmeye yetmiyor olacak ki olmadık erkeklerin hayatında olmayı ve bu tuhaf adamların kötü ya da olumsuz pek çok davranışına maruz kalmayı umursamıyorlar. Ve ne yazık ki onlardan çok var, hem de sandığınızdan çok fazla. Muhtemelen yalnız kalmaktansa her tür onur kırıcı davranışı görmezden gelmek uğruna evli olmayı tercih ediyorlar. Bu tür kadınların sayısında bir azalma olmadıkça erkeklerin salt erkeklikleri nedeniyle burada sayılamayacak kadar pek çok olumsuz davranışta bulunmalarına şaşırmamak gerek. Belki de bu tür kadınların sayısı ve kadın-erkek eşitliğine inanan ve bu uğurda mücadele eden kadın sayısı arasında ters orantılı bir etkileşimin olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Yani bu tür kadınların sayısında ne zaman ciddi bir azalma olur, işte o zaman kadın-erkek eşitliği konusunda atılmaya çalışılan adımların başarıya ulaşma şansı o kadar kolay olmaktadır.
Dayatılan bu kodları kabul edip etmemek. İşte bütün mesele budur. Şayet kabul eder ve hayatınıza içselleştirirseniz minik bir limanda ömür boyu yaşar gidersiniz. Ama kadın olmak bir yana insan olmak onuru da söz konusu ise hayatınızda o zaman bu kodlanan değerleri nereye koymak gerek? Ya da tersi… Yani bu değerler varsa hayatınızda insan olmakla ilgili değerleri ne yapmalı?
Herkesin yalnızlıkla baş etmesi çok kolay değil. Kim bilir her şeyin bedeli olduğu gibi, böylesi bir davranışın da bedeli var elbette. O da çoğu kez yalnızlık sanırım. Ya her tür onursuzluğa katlanacaksınız ama başınızda koca olacak ve toplum içinde “evli” olacaksınız. Ya da pek çok sıkıntıya ve toplum içinde olumsuz pek çok tavır ve davranışa karşı dimdik duracaksınız. Elbette bu, o kadar da çok kolay değil. Dolayısıyla bütün mesele şudur: Ya bize dayatılan hayatlara mahkum olarak onurdan vazgeçmek ya da onurlu ama yalnız bir kadın olarak hayat yolculuğuna devam etmek…Ya da…zor karar değil mi?
Sağlık ve sevgiyle kalın…