12.10.2019 - 21:11
928
4
Yazı Boyutu:    
Haksızlıklar karşısında direnişin birçok yöntemi vardır. Benim önemsediğim direniş yöntemi, anlatı ile direnme yöntemidir. Aslında çoğu kişiye önemsiz gelse de, benimsediğimiz tanımlar ve oluşturduğumuz kodlar, eylemi önceleyen unsurlardır. 

Bir eyleme geçmeden önce, bizi kimi aksiyonlarda bulunmaya teşvik eden, motive eden fikri yapılar mevcuttur. Nasıl ki Locke ve Montesquieu gibi düşünürler Amerikan devrimine, Platon, John Dewey, Rousseau, Emil Dulkheim gibi düşünürler Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kalemlerine, Machiavelli, Hegel, Engels ve Marx gibi düşünürler komünist sistemlerin kuruluşuna etki ederek fikri bir dayanak sağlamışlarsa, benzer etkilenmeleri hayatımızın çoğu evresinde görebilmemiz mümkündür. Bu yazımda bir kadın direnişçi olarak Hannah Arendt’i temel alarak, onun totaliter sistemlerin yapısını çözümlememiz ve bu sisteme direnmemiz noktasında bize nasıl yardımcı olduğunu ele alacak, yazın ile güçlü bir alt yapı sağlayışın önemini ortaya koyacağım. Kendisi hem birinci dünya savaşını yaşamış ve yurdundan olmuş, hem de soykırım sürecinde kısa bir süre toplama kampına kapatılmış bir Yahudi’dir. Buradan Amerika’ya kaçmayı başarmış ve zorlu bir hayat mücadelesi vermiştir. Zamanında Nazizm’e karşı Avrupa’da arkadaşları ile örgütlenmiş ve direnmişler, fakat istedikleri sonuçlara, güçlü bir karşı direnişe ulaşamamışlardır.

Arendt, Amerika’ya gitmesi ile birlikte zamanla, Heidegger’dan aldığı felsefe; özelinde varlık felsefesi eğitimini taçlandırarak başarılı bir akademisyen olmayı başarır. Yazılarında politik biraradalığın gerekliliğini vurgular. Ona göre; totaliter hükümetlere karşı direnmenin en iyi yolu şiddetten değil, barışçıl, agonistik bir çözüm sürecinden geçer. Bu süreç içerisinde Arendt, yerelde bir araya gelmeyi, konuşmayı, tartışmayı, farklı fikirleri bir araya getirerek merkez ile periferi arasındaki fikri uçurumu kapatmayı hedefler. Zira ona göre, herkesi benzeştirip güçsüzleştirerek totaliter yöntemlerle yönetmeyi hedefleyen hükümetler, konuşan, fikir yürüten ve bir araya gelen insanları birer tehdit olarak görürler ve eğer muhalif kanat şiddet kullanırsa, totaliter hükümetlerin karşı şiddet kullanımı sadece meşru kılınır.

Arendt’e göre insan, toplum içinde göründüğü sürece bir ‘’varlıktır’’. Aksi takdirde kendi özel alanına hapsolunmuş fikirler sadece doğmayı beklerler ve aslen fikir değillerdir. Arendt’e göre biz, birbirimizden öğreniriz, birbirimizin hikâyelerinden beslenerek kendi hikâyelerimizi yeni baştan yazarız ve benliğimizi dünya sahnesinde yeniden konumlandırırız. İnsan denilen varlık, değişime ve dönüşüme açık, dogmatik konumlanmalardan uzak olmalıdır. Arendt, bu konumlanışlarda şiddet kullanmaya kesin bir şekilde karşı çıkar. Politik sahada bize özgürlüğü vaat eden şiddet değil, biraradalık vasıtası ile mümkün olacak şiddetsiz diyalogdur. Arendt’in bir kadın olarak kadın haklarını yeterince savunmadığı söylenir fakat o, buna karşı çıkar. Karşı çıkışı, kadın erkek ayrımı olmadan herkesi bu dünyada eşit olarak gördüğünden ve bu eşitlikten beslenen bir beraberliği öngörmesinden doğar. Ona göre, eğer böyle bir eşitlik yoksa da, direniş yöntemi yine kadın ve erkeğin biraradalığıyla mümkün olacaktır. Çünkü eşitsizlik sadece kadına veya erkeğe yapılmamış, temelinde bir ‘’insana’’ yapılmıştır. Hannah Arendt; Aristoteles, Tocqueville, Heidegger gibi düşünürlerden ve deneyimlerinden oluşturduğu felsefi çıkarımlarını, okuyucularına, üniversitede öğrencilerine aktararak, onların totaliter bilince, varlık bilincine karşı farkındalıklarını arttırmış, kendisinden sonra gelen düşünürlere esin kaynağı olmuştur. 

Türkiye’de hak arayan azınlık gruplarının, farklı kimlikten bireylerin hak arama sürecinde göstereceği direniş de, ancak ve ancak barışçıl, diyalogu temel alan agonistik politikalarla mümkündür.

İlk etapta yapılacak olan yereli güçlü kılmak, yerelden merkeze doğru giden bir fikri alışveriş kanalında kadın, erkek, lgbti+, Kürt, Türk, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Müslüman, Alevi, Hıristiyan, Musevi vb her kimlikte insanın birbirine kendini açarak, birbirlerinin hikâyelerini duyar hale gelmelerini ve birbirlerini görmelerini sağlamaktır. Bu süreçte Arendt gibi düşünürlerle de fikri temelimizi sağlamlaştırmak ve argümanlarımızı güçlü kılmamız gerekmektedir. Zira güçlü argümanlarla oluşturulmayan tartışmalar, söz düellosunun ötesine geçemez. 

Kadınlarımız kendilerini güçlü hissetsinler, sadece kendi yaşadıkları topraklara değil, sınırların ötesinde yaşayan Arendt gibi kadınların da neler yapabildiklerini, nelere karşı göğüs gerdiklerini ve fikirlerinin dünya siyaset tarihini nasıl değiştirebildiğini gözlemlesinler. Olumlu anlamda bir değişim yaratacak olan direnişin, her fikre açık sahada gerçekleşecek diyalog vasıtasıyla ve şiddetsiz bir yolla mümkün olduğunu idrak etsinler. Her fikre dair kafa yoran ve birbirimizi yok saymadan eyleyen insanlar olalım.

Arendt ne der; ‘’Herhangi birini yok saymak, onu kendi varlığından kuşku duymaya yöneltir’’.

Üye Ol



Üye Girişi