Ferzan Sarpkaya

Köşe Yazarı

06.09.2017 - 00:59
1020
7
Yazı Boyutu:    
İnsan bilgi periyodunun hiçbir döneminde, bizim dönemimizde olduğundan daha problemli olmamıştır. Biz, birbirleri hakkında hiçbir şey bilmeyen bilimsel, felsefî ve teolojik antropolojilere sahibiz. Bu yüzden biz, açık ve ahenkli insan düşüncesine sahip değiliz. İnsan incelemesiyle ilgilenen parçalı bilimlerin büyüyerek çoğalması, insan anlayışımızı açıklamaktan çok karıştırmış ve anlaşılması güç hale getirmiştir.”

İnsan,  nesnel bir varlık olması, yani uzayda yer kaplaması nedeniyle, cansız madde evreniyle, doğması büyümesi ve ölmesi yönüyle bitki evreniyle, bunlara ek olarak hareket ederek, yer değiştirerek beslenip yaşaması, acı duyması ve etki edip tepki göstermesi nedeniyle de hayvan evreniyle ve zihinsel ve gönül işlevleri yönüyle de aşkın evrenle ortak paydaya sahip bir varlıktır.

 Jaspers’i meşgul eden soru şuydu:

“Acaba insan, bilinebilecek kadarıyla, her yönüyle anlaşılabilir mi? Yoksa o, bunun dışında bir şey mi, yani konulu düşünceden uzak, yine de vazgeçilmez imkân olarak bilgi için karşımıza dikilip duruyor mu? Gerçekte insan, iki şekilde kendisini bilebilir: Araştırma konusu olarak ve her araştırmaya kapalı hürriyetin kendisi olarak. Bunlardan ilkinde konu olarak, diğerinde kendisinin şuuruna vardığı zaman, insanlığının da farkına varan insandan söz açıyoruz… ''

Aslında insan, kendisi hakkında bilebileceğinden daha fazla bir şeydir.

Ben de büyük tuttum bu işi diyor AZRA ERHAT

 Dört yıllık düşüncemi, yaşantımı bir kitaba sığdırmak istedim. Homeros'ta insan dedim yola çıktım, beden ruh ikiliği dikildi karşıma, aldım inceledim; derken Platon'un insan anlayışı, toplum görüşü çeldi aklımı, onu da kavrayayım derken açıldım uçsuz bucaksız bir düşünce alanına. Özgürlük, mutluluk, insancılık... Sorunlar, saçları altın tellerle örülmüş öcüler gibi çekti sürükledi beni ordan oraya. (...) Bir desteğim vardı: Yaşantıya olan güvenim. İnsanı mı konu edindim: İnsan gibi yaşayayım kendimi vere vere, dolu dizgin, coşkunca yaşayayım ki insanı anlayayım, insanı söyleyebileyim. (...) Sevgiyi ahlak edindim kendime. İnsancılığı yalnız sevgide gördüm ve sevgiden bekledim, kitabımı satır satır yazdırsın bana.

 Yanılmadım da : Ecce Homo'yu bana sevgi yazdırdı diyor
 
4 Haziran 1915’de İstanbul-Şişli’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Belçika’da yaptı.

 1939’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini bitirerek Klasik Filoloji Bölümünde asistan olarak göreve başladı. 1946’da doçent oldu. 1948’de aynı fakültedeki öğretim üyeleri Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Niyazi Berkes’le birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı. 1949-1950 arasında Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde çalışti. Uluslararası Çalışma Örgütünde (ILO) kütüphanecilik yaptı.

İlk çevirileri Tercüme dergisinde çıktı. Sofokles, Aristofanes gibi yazarların eserlerini Türkçeye kazandırdı. Yeni Ufuklar dergisinin yazarlarından biri olan Erhat, bu dergi çevresinde gelişen hümanist anlayışın öncüleri arasında yer aldı. Batı uygarlığının kökenini ve Anadolu’ya dayandıran ve Anadolu kültürlerini bir bütün olarak gören Halikarnas Balıkçısı ile aynı görüşleri paylaştı ve aralarında derin bir yakınlık doğdu. Yine çok yakınındaki Sabahattin Eyüboğluile birlikte çevirdiği Hesiodos’un Theogonia ve "İşler ve Günler" adlı yapıtlarıyla Hesiodos üzerine araştırmaları, 1977’de "Hesiodos, Eserleri ve Kaynakları" adıyla basıldı. Bu üç isim bir arada "Mavi Yolculuk" terimini Türk ve dünya literatürüne kazandırdılar.

Azra Erhat, kansere yakalandı. Londra'da tedavi gördü, ama sonuçsuz kaldı. 6 Eylül 1982'de 67 yaşındayken İstanbul’da aramızdan ayrıldı. 

Şadan Gökovalı'nın manevi annesi olduğunu da  yazmadan geçemeyeceğim.

VE DEVLERİN AŞKI

Halikarnas Balıkçısı ölümüne değin 15 yıl boyunca Azra Erhat’a bilim, kültür, aşk ve sevgiyle dopdolu ne kadar mektup yazdı? Azra Erhat,Balıkçı’nın ölümünden sonra bunları saymak istemiş, sayamamış. ”Bazı mektuplar dört okul defteri kadardı” diyor Azra Erhat. .Binlerce,gönüllerce…

    Mektuplaştığı yıllarda Azra Erhat, büyük bir sandık almıştı Kapalıçarşı’dan fakat bir yılda doluvermişti sandık.
    “Dünyanın hiçbir yerinde,hiçbir yazar,böyle bir tür meydana getirememiştir. Alçak gönüllü,insan ayartıcısı, koca Balıkçı…İnsan sevgisini de,doğa sevgisini de ondan öğrendim ben.

    Ağabeyimin son demlerine kadar Halikarnas Balıkçısı,gereken ilaçları sağlamak için neler neler yapmıştır anlatamam.O büyük adamın,yalnız dostlarına değil,kim olursa olsun,acı çeken,derde düşen insana destek olmak için göze almadığı hiçbir şey yoktu.Kendisi için hiçbir şey istemezdi…”
Devlerin Aşkı dedik,o iki kültür abidesi insanın aşklarına.Bu aşkı görüntülemek için mektuplarıyla devam edelim;

 Azra’dan Balıkçı’ya 7 Haziran 1957 tarihli mektubundan birkaç satır…

    “O mektubun beni altüst etti.Yapma böyle Balıkçı.Sonra nasıl toplarım kendimi ben?Sonra neler oluyor sana,erken doğmuş olmak,aşıksın diye gülünç olmaklar da ne demek? Bunları beni eğlendirmek,güldürmek için mi yazıyorsun?

    Bak sana söyleyeyim,bizim sevgimizin yalnız güzel,pırıl pırıl tarafı var.Dünyada böyle bir şey binde bir olur,o da senin ve benim gibi seçkin insanlarda ve ancak çok yaşadıktan,çok çektikten sonra olabilir.

    O kör düğümler,al kanlar ne?Balıkçım,seninle benim aramda yaş maş diye bir mesele olur mu? Yahu bunları çoktan aşmış insanlar değil miyiz biz? Öyle olunca da duygularımızın fışkırmasını durdurur muyuz?

    Öpmek ve ne geliyorsa içimizden onu yapar,onu yazarız. Dünyaya ilan ederiz ve bu güzeldir,anlamayan aptaldır…Aptallarla vakit geçiremeyiz biz.Bana yazdığın o en güzel cümleleri inkar etmen,onlar için af dilemen,beni öyle yaraladı ki,sorma gitsin.

    Balıkçım hala beni kendinden ayrı bir varlık sanıyorsun,’la personne’ diyosun.Hayranım olmaya kalkışıyorsun.Şu Azra’yı kolun,ayağın,kendi vücudunun bir parçası saysana.Ne diye ayırıyorsun beni senden…Ellerini öperken ben,bayram çocuğu gibi bir adet yerine getirmiyorum.O Lykos Vadisi’ne otomobille giderken hep ellerine bakıyorum.Hem söyledim sana,ellerini çok beğendiğimi.’Sensuellement’ öpüyorum onları.Burada olsan da öpeceğim,ne yapayım öpmek istiyorsa canım.Ben senin gibi arzumu gülünç olmak korkusuyla gizleyecek değilim…Her arzumu iftihar ede ede açığa vururum.Nasıl kızıyorum sana bunları yazarken Balıkçı.Gene dudağım tik yapmaya başladı.Ne olur,eskisi gibi birbirimize her duyduğumuzu içimizden geldiği gibi yazalım.

Azra Erhat
, Halikarnas Balıkçısı’nın o kendi dev,yüreği yufka o koca Balıkçı’nın,gerçek bir hayat arkadaşıdır.O’na nasıl moral verdiğine kısaca bir bakalım isterseniz.

    Canım Canım Balıkçım,

    A canım canım, sen kendini hep benim koruyucu kanadım altında bil. Ben senin içinde oldum mu,benim gücüm kuvvetim de sende olur,sağlığım da…

“Ne ukala Azra” diyeceksin.Ne dersen de,vız gelir bana.Ben yanılmam,bendeki aşk yanılmaz.

    Ben ana olmadım bu güne dek ama o analık gücü her kadının içinde yatar. Şimdi olacağım,eh olunca da bakalım çocuğumu elimden alabilirler mi?

    Bir ana sahiptir çocuğuna.Dünya alem nerden bilsin ki,sen benim çocuğumsun.Söz sahibi etmezler beni.Bir edecek varsa,o da sensin canım canım.

    “Azra Ana” diyorum ya, bu yüzden…Ama bu karşılıksız değildir.Birbirlerinin mutluluğu için ruh birliği etmiştir onlar.Tek vücut olmuşlardır.

    Merhaba Azra, merhaba canım canım.Seni üzgün bildiğim için çok göreceğim geliyor.Sana yazıyla değil sesimle,”Üzülme Azra” demek istiyorum.Bugün postaya verdiğim mektubu sen yarın Büyükada’da alırsın.Şimdi ben yarına kadar üzülür dururum.Öğleye doğru,”Hah! Azram mektubu almıştır diye rahat ederim çünkü mektup mu yahu benim sana yazdığım? Gönlümün parçaları onlar.Yaran varsa o parçaları üzerine sar.

 Fakat bu derece kesif bir aşk ve bağlılık can acıtır bazen.

Deli Yürek Halikarnas Balıkçısı,hayat arkadaşından sayfalar dolusu mektup beklerken,bir gün sadece yarım sayfa ve üstelik daktilo ile yazılmış bir mektup gelir.Balıkçı üzüntüler içinde mektubu aynen geri gönderir ve İzmir’den kaçarak bilinmeyen bir yere gider teessürden.
Bunun üzerine Azra Ana’dan gelen mektuba bir göz gezdirelim.Dedik ya “Devlerin Aşkı” diye.

    Yahu canım canım nerdesin,ne oldu? Deli oldum,ah aklımdan geçenleri bir bilsen.Hasta mısın?Bir felaket mi oldu.

    Bir haber,neden tek bir telgraf,bir telefon yok?Tanrılar bize küstü mü Balıkçım? Canım canım.Ben sana gene mektup yazayım.Her gün seni bekleyeceğim,gelirsen mutlu olurum,gelmezsen üzülürüm,içimi yerim,ama gene de bir şey değişmez bende.

    Sen bana gelmezsen,ben sana geleceğim.Sen yazmasan,ben sana yazacağım.

    “Bir içten söz söylerim anlamazsın” diyorsun. Hangi sözünü anlamadım bu güne değin a Balıkçım.Bir kadın,bir insan,seni benim kadar anladı mı bugüne dek acaba?

    Hem sen benim dışımda bir insan değilsin artık,aramızdaki konuşma dıştan kesilse bile,ben seninle her zaman,her gün,her an konuşacağım.Üzülürüm senden ses çıkmayınca kahrolurum ama yolumdan şaşmam,bilmiş ol Balıkçım,canım canım.

    Sen istediğin kadar mutlu adalara kaçıp sessiz kalmaya çalış.Sen ses değilsin benim için,içimdeki iyi şeylerin mayası,canlılığısın.
    Bugünlerde çektiğim kadar az çektim hayatımda ama zarar yok,gerekmiş demek.Ben gene de Balıkçısını içinde taşıyan,yaşatan Azra olacağım,oldum bile.

    Seni bir gün bile mektupsuz bırakmak benim karnımda bir sancı,bir burkuntu yapar.Sen benim canım canım değimlisin? O Azra’sını sever,yüreğinde ona yer vermiştir.O Azra’yı da çıkartamazsın yüreğinden taş çatlasa.

    Gelemeyeceksen ben geleceğim,aramazsan ben arayacağım,dünyada mutlu ya da gayrı mutlu,seni gelip de bulamayacağım oda yoktur.

    Balıkçım,ben senin kızınım,karından çok kızın…Beni sen yetiştirdin.Sevmesini sen öğrettin bana.Çok çektim son yıllar,kahroldum (seni) sevmekten bir bilsen.

Halikarnas Balıkçısı Cavit Şakir,bu büyük aşkının; Azrasının,kendi ölümünden sonra fazla yaşayamayacağını,bir anlamda yanına geleceğini biliyordu.Bu hissiyatını da şu satırlarla da ifade etmişti Azrasına.

    …Haydi yolun açık olsun canım canım.Azram diyorum.Seni at üzerinde görüyorum.Dört nala gidiyorsun.Ağaç,yol,köprü hepsi gürleyerek arkaya uçuyor. Gidiyorsun,gidiyorsun,gözden kayboluyorsun hızından.Bir yere varıyorsun.”Ben geldim!” diyorsun.”Merhaba” diyorum.”Kendine geldin sevgilim!” Eh “hayır gelme” diyebilir miyim? Doluyum Azra, Daha öte söyleyemeyeceğim. Üzüm üzüm üzülüyordum. Aşk mektuplarıydı bunlar.Kiminde yirmi otuz sayfa dolusu yalnız benden söz ediyordu Balıkçı.Hem de nasıl bir dille…Kimseye açıklanamayacak,kimseyi ilgilendirmeyecek bir içtenlikle.

    Ölçü,itidal diye öne sürdüğüm şeyleri bir çöp gibi yığıp atmıştı önüme.Engelleri,kuşkuları şöyle yendim;Aşk mektubu muymuş bunlar,bana mı yazılmışmış…Balıkçının aşkı söz konusu olunca,kim oluyordum ben?

    O’nun hızı doğanın bir karıncasına da öyle akardı.Bir yaprağına,bir tohumuna,bir dalgasına öyle gürül gürül,öyle rüzgarlar dolusu uçardı (aşkı).

    Ben diye bir şey yoktu ortada.Balıkçı vardı.Rahatladım…Balıkçı idi bu kez de yine elimden tutan.

    O’nun değinmediği bir konu,bilmediği bilim,kullanmadığı dil yoktu.

Halikarnas Balıkçısı doğanın kırk bin yılda bir yetiştirdiği,uluslar arası,evrensel değerde bir insandı.

    Öyle bir insan ki,iyiliği,güzelliği ve sevecenliği, merhabası gibi yürekleri çınlatıp,insanlığı sevgi cümbüşüne çağıran bir ses”

Ses oldular hala günümüze yazıları şiirleri ile İNSAN öğeleri ile yıldız oldular

Saygılar gökyüzüne....

      Sevginin insan ayağında yine merhaba demek umuduyla, AZRA ERHAT'ı anarken


Üye Ol



Üye Girişi