“Konca Kuriş’in hikayesi Müslüman Feministlere yol açtı”

Allah diyor ki; her kişiye ben kitabı indirdim ve onlar anlayabilirler, uygulayabilirler. O zaman biz de kendi kadınlık deneyimlerimize göre bunları anlayacağız. Buna göre kendi yorumlarımızı yapacağız ve hayatımızı da kendiniz şekillendireceğiz. Bin yıllık şekillenmiş bir erkek dinini yaşamak istemiyoruz.


Hem Müslüman Hem Feminist Belgeselini Konca Kuriş’e ithaf eden yönetmen Nebiye Arı: “Konca Kuriş’in farklı fikirlerinin olması Müslüman mahallede onun hikayesinin çok anlatılmama sebebiydi. Bir çok genç Müslüman kadının bu hikayeyi duymamasının sebebi bu nedenden. Onun hikayesi ağır olsa da bir yandan güçte veriyor. Konca Kuriş bir yol açtı. Bir kadını susturmak için onun hayatını aldılar ama bir sürü kadın konuşuyor.”

Duygu KÖSEOĞLU/TEKİRDAĞ

Hem Müslüman Hem Feminist belgeseli ile Türkiye’de İslami Feminizm’in yolculuğuna ışık tutarak bu yolculuğu kayıt altına alan gazeteci Nebiye Arı ve gazeteci Agit Akgöl ile belgeselin ilk gösteriminden sonraki sürecini ve belgeselin çekim hikayesini konuştuk. Belgeselin yönetmenliğini Nebiye Arı, kameramanlığını Agit Akgöl ve yardımcı kameramanlığını Mevlüde Ecem Öksüz üstlendi. Konca Kuriş’e ithaf edilen Hem Müslüman Hem Feminist belgeseli 12 Aralık 2020’de online olarak ilk gösterimini yaptı.

Bugüne kadar toplam dört gösterim yapan belgesel, 4. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali’nde ulusal seçkide Nisan ayında gösterime girdi. Project Zoom desteğiyle hayata geçirilen proje kapsamında çekilen belgeselde Necla Abide Ölçer, Mualla Gülnaz Kavuncu, Berrin Sönmez, Feyza Akınerdem, Selma Şirin, Rumeysa Çamdereli, Zeynep Uçar, Derya Çok, Ayşe Yıldırım, Bahar Kılınç, Sıla Türköne ve Rumeysa Nur Kara yer alıyor.

12 Aralık’taki ilk gösterimin ardından 3 gösterim daha yaptınız. Yeni bir gösterim yapmayı düşünüyor musun?

Nebiye Arı: Artık online bir gösterim yapmayı düşünmüyorum. Ama üniversitelerden hocalar ‘sınıfta öğrencilerimle belgeseli izleyerek tartışmak istiyorum’ diyor. Belgeselin linkini ve şifresini veriyorum onlar izliyor. Şu an belgeseli festivallere gönderdiğim için açıkta bir yere koyamıyorum Ama öyle isteyen oldukça özelden gönderiyorum şifresini ve linkini. Çünkü izlenmesi ile ilgili bir problemim yok. Sadece festivallere gönderdiğim için belgeseli açıkta bir yere koyamıyorum. Yurt dışı özel gösterim yapma planımız vardı. Henüz bu konuda görüşmelerimiz devam ediyor. Kesinleşince duyurusunu yapacağım.

Hem Müslüman Hem Feminist belgeseli senin ilk belgeselin, projeni hayata geçirmeye nasıl karar verdin, senin için nasıl bir yol açıldı? Çünkü Dünya coronavirus (Covid-19) pandemisiyle durma noktasına geldi ve içe çekildi. Belgeseli bu dönemde çekmek senin için neler ifade ediyor?

Nebiye Arı: İlk belgeseli çekebilmenin imkanını yaratan ise Project Zoom programıydı. İlk defa bu sene başlattılar. Project Zoom’da belli başlıklar vardı. Ben toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında bir başlığa başvurdum ve kabul edildi. Pandemide olması çekimlerde zorladı. Ama beni aşırı mutsuz eden başka bir yanı da var; belgeseli izleyen seyircinin hiç bir şekilde ilk tepkilerini birebir gözlemleyemedim. Bazen belgeselin gösretimlerinde katılımcıları şunu söyledim ‘lütfen kameralarınızı kapatmayın. Ben izlerken nasıl tepki verdiğinizi görmek istiyorum’. Çünkü en çok izlerken verilen tepkiler gerçek geri bildirimi ölçüyor, diye düşünüyorum. Gerçekten güldürmek istediğim yerde gerçekten güldürebildim mi insanları? Sonuç olarak öyle bir kurgu da yaptık. Duygulandıkları yerler neler? gibi bu açıdan tepkileri birebir görmek istiyordum. Pandemi beni bu sebeple çok üzdü. Mesela festivallerin hepsi bu nedenle online oluyor. Hiç birinde insanlarla tanıştığın, konuştuğun bir ortam yakalayamıyoruz. Çekimlerler ilgili neler yaşadığını ise Agit (Akgöl) anlatsın.

Agit Akgöl ise; pandemi nedeniyle Nebiye’yi (Arı) biraz zorladım. Çünkü Benim ailem 65 yaş üstü ve çekimler için şehir değiştirecektik ve bu beni endişelendiriyordu. Pandemi nedeniyle çok fazla dikkat ediyorum. O anlamda ne yapabiliriz diye konuşuyorduk. En son Nebiye dedi ki ‘gideceğiz artık yapacağız. Zaten yola çıktık.’ Böylece süreç başladı bizim için. Şehir gezerken çekim sırasında  pandemide nasıl gösterim yapabiliriz? diye konuşuyorduk. Nebiye özellikle gösterimi yapmak istiyordu. Ama mecburen online oldu. Bu gösterimlerin bazılarına katılabildim. Ama belgeselle ilgili geri dönüşlerin iyi olduğunu gördüm.

Nebiye Arı: Çekimler sırasında bizi en çok uğraştıran şeylerden biri maskelerdi. İnsanları yürürken de çekmek istiyoruz, başka detay görüntüler de çekmek istiyoruz, öte yandan dışarıda çekim yaparken maskesini çıkarması, takması veya maskesini unutması gibi durumlar yaşadık. Mesela çekimdeyken bizde unutuyoruz. Çünkü o kadar alışmışız ki maskelerin varlığına.

Agit Akgöl: Maskeler belgeseli pandemi döneminde çektiğimize dair bir kanıt niteliği taşıdı diyebiliriz. Diğer taraftan Pandemiyi de belgelemiş olduk.

Belgesel çekim ekibi nasıl bir araya geldi?

Nebiye Arı: Agit ile aynı televizyonda çalışıyorduk. Biz hep daha farklı neler üretebiliriz diye aramızda konuşuyorduk. Çünkü olduğumuz medya kuruluşlarında çok sınırlı imkanlarımız var. Farklı projeler ve haber üretmek istiyorduk Bunu nasıl başarabiliriz, farklı kaynakları nasıl bulabiliriz? diye hep konuşurduk. Hatta Agit ve bir arkadaşımız ile insan hikayelerini odağa alan video içerikler ürettiğimiz Videolog adında bir mecra açmıştık ancak çok uzun sürdüremedik. Çünkü başka işlerle uğraşırken biraz zor oldu. Daha sonra ise Project Zoom’a başvurdum. Kabul edilince ise beraber çalışmayı Agit’e teklif ettim. O da yıllık iznini belgesel çekimine ayırdı. Öyle dahil oldu belgesele. Aslında ilk başta; böyle bir belgesele bir erkeğin dahil olması nasıl olur? gibi bir soru işareti de vardı kafamda. Ama konuştuğumuz insanlar bu durumu çok da garipsemediler.

Bir erkek olarak İslami feminizm belgeselinin kameramanı olmak nasıldı? Sana neler kattı?

Agit Akgöl: “İslami feminizm konusunda herhangi bir bilgim yoktu. Belgesel çekim sürecinin benim için de eğitici bir tarafı oldu. Çünkü herkesin sorduğu soruyu bir anlamda sen de soruyorsun. Bilgisi olmayan insanlar gerçekten çok şey biliyormuş gibi davranıyor. Belgesel için Nebiye ile sokak röportajları yaptık. Müslüman feminist olur mu? sorusuna ‘öyle bir şey yok’ diye cevap verenler oldu. Açıkçası Müslüman Feminist olmadığını söyleyen insanların da bu söylemlerinin altını doldurabildiğini düşünmüyorum. Ezbere cevaplar veriyorlar. Dışarıdan öğrendikleri ile ‘yok öyle bir şey olamaz’ diyorlar. Dolayısıyla hem bir erkek olarak eğitici bir süreç oldu hem de gözlem yapma şansım oldu.


Agit, belgeselin çekimlerini bitirdikten sonra İslami Feminizm hakkındaki fikirlerin, bakış açın olumlu yada olumsuz nasıl gelişti? Bakış açını değiştirdi mi belgesel?

Agit Akgöl: Benim yetiştiğim kültür sebebiyle ‘yok öyle bir şey olamaz’ diye keskin bir bakış açısı yok. Çünkü ben kafa yapısı olarak bir ‘hayır sen o değilsin’ deme durumuna karşıyım. Çünkü bunu yargılamak kimseye düşmez. Bir insan kendini böyle tanımlıyorsa sen ona doğrudan ‘Hayır sen busun’ diyemezsin. Bu insanlar kendilerini Müslüman feminist olarak tanımlıyorlar ve bunun alt yapısı da var. İnsanlar bu kavramları araştırmışlar, incelemişler, bir temelini oluşturmuşlar. Zaten Türkiye’de sen önce kendi varlığını kanıtlamaya çalışıyorsun maalesef. Nebiye’ye de zaten bunun öncesinde de nasıl olur? nasıl temellendirilir? sorularını soruyordum. Dolayısıyla benim için evet bu insanlar varlar ve devam ediyorlar Siz bu insanlara ‘hayır yoksunuz’ diyemezsiniz. Belgeselde benim için en vurucu olan şey Feyza Akınerdem’in söylediği gibi: “Böyle bir varoluşa dünya nasıl karşı çıkabilir ki? Beni yok edersen anca ben yok olabilirim ama ben varım.” Sadece İslami Feminizim özelinde değil başka şeyler özelinde de, Türkiye’de öteki olan herkes için söyleyebiliriz. Hep bir tanımın içine sığdırılmaya çalışılıyor ve bu doğru bir yaklaşım değil.

-Müslüman Feministler ve mücadeleleri görünür değildi. Ancak son yıllarda bu mücadelenin yükselişe geçtiğini gözlemliyoruz. Sen de bir dönem kendini Müslüman Feminist olarak tanımladığını söyledin. Belgeseli çekmek istemende senin yaşadıklarının etkisi var mıydı? Belgesel için hedefin neydi ve buna ulaşabildin mi?

Nebiye Arı: Başörtüsü sorunu da, Türkiye'deki Müslüman kadınların sorunları da doğru düzgün bir şekilde belgesele ve filme aktarılamıyor diye düşünüyorum. Bu konunun muhafazakârların sanata ve filme bakış açısı ile de alakası var. Kötüleyen ya da sorgulayan ya da o geleneksel İslam'ın dışında olan bir şeyin zaten çok da kendisine yer bulamadığını görüyoruz. Ne televizyonlarda ne başka bir yerde. Onun için ben bu hikayenin kıyıda köşede kalmamasını, biraz da Türkiye’de son yıllarda yükseldiğini düşündüğüm için bu hikayenin ön plana nasıl derlitoplu bir şekilde çıkarılabileceğini düşündüm. Hedefim bu hikayeyi, kadınların yolculuğunu herkese en iyi şekilde duyurabilmekti. Genç Müslüman kadınların da böyle sorgulamalar yaşadıklarını biliyordum ve onlar için nasıl cevaplar bulabiliriz, diye hesapladım. İkisini bir araya koyarak bir şey yaptım ve aldığım tepkilerden de hedeflediğim yere geldiğimi görüyorum. Genç arkadaşlardan çok fazla yorum geldi. Hem seküler taraftan, hem o ‘yok olamaz’ diyenlerin, bu kadınlar ne istiyor? Nasıl temellendiriyorlar? ve bunu bilmeyen insanlar için de öğretici bir yanı oldu. Ama bir yandan da soruları olan insanlar içinde Neden böyle bir oluşum var? sorusuna açıklayıcı bir belgesel oldu.

Nebiye, Belgeselde 28 Şubat sürecinde başörtüsü mücadelesi veren kadınların görüntülerine de yer veriyorsun. Müslüman feministler sadece başörtüsü mücadelesi mi veriyor? Mücadele ettikleri hangi konular var?

Nebiye Arı: Müslüman Feministlerin mücadelesinde başörtüsü meselesi tabii ki etkin bir rol oynuyor. Özellikle başörtüyü takmayı tercih eden Müslüman kadınların başörtüsü hayatında. Hem Müslüman camia hem de diğerleri tarafından her türden müdahaleye açık bir hale getiriyor. O açıdan belirleyici bir yanı var ama tek başına yeterli değil. Öte yandan kadınlar artık böyle etiketlenmekten de hoşlanmıyor. Sırf başörtüsü üzerinden konuşulmasından da sıkılıyorlar. Sürekli tartışma konusu olmasından dolayı da yoruluyorlar. Ama onun dışında bir varlık mücadelesi var orada. Normalde hayatlarını sürdürürken, günlük yaşamlarını devam ettirirken, evlenirken, boşanırken, sokağa çıkarken, kıyafet seçerken bunların hepsinde din bir şekilde karşılarına çıkıyor. Erkek egemen din anlayışı diyeyim. Ataerkillikle yoğrulmuş, iç içe geçmiş, birbirinden ayrılamadığı durumlar olan din anlayışı. Kadınlar, işte bu noktalarda ben hayatımı erkeklerin bugüne kadar yorumladığı din anlayışıyla mı geçireceğim? yoksa bunun farklı alternatifleri de var mı? sorularını soruyor.

Örneğin Zeynep Uçar belgeselde söylüyordu “Hz. Meryem'in kıssasını ben çocukluğumdan beri okuyordum ama ne zaman ki kendi düşüncemde, olgunlaştığım bir evrede okuduğumda onu bir kadın meselesi olarak görebildim. Onca erkeğin olduğu Yahudilik mezhebinde, sadece erkeklerin girebildiği bir ibadethaneye bir kadın olarak girmesi ve orada kadın olarak var olmasını ancak belli bir yaşa geldikten sonra okuyabildim Çünkü bize hep başka da bir şekilde anlatıyordu.”

Ya da kadınların itiraz ettiği, farklı yorumlar getirmek istediği peygamber döneminden örnekler var. Ama bir dönem sonra o kadınların itirazları, başkalarının erkekle kadınla alternatif yorumlar hep kenarda köşede bırakılıp, asıl merkezde erkeklerin anlayışlarına, erkeklerin ihtiyaçlarına ve deneyimlerine göre oluşturulmuş, şekillenmiş, yorumlanmış. Din bir bakıma zaten o ayetlerin yorumlanması. Bunu çok açık bir şekilde zaten İslam tarihinde görebiliyoruz. Mezhepler üzerinden de örnek verirsek. Hanifilik mezhebi sadece Ebu Hanife'nin görüşlerinden oluşmuyor. Onun öğrencilerinin görüşleri, bazen onun görüşleri yerine seçilmiş ve birikmesi böyle oluşmuş. İşte din de böyle seçilmiş yorumlardan oluşan bir şey. Kadınlar da diyor ki; siz o seçimleri kendi ihtiyaçlarınıza göre belirlediniz. Biz biliyoruz ki bunun alternatif yorumları var. Allah diyor ki; her kişiye ben kitabı indirdim ve onlar anlayabilirler, uygulayabilirler. O zaman biz de kendi kadınlık deneyimlerimize göre bunları anlayacağız. Buna göre kendi yorumlarımızı yapacağız ve hayatımızı da kendiniz şekillendireceğiz. Bin yıllık şekillenmiş bir erkek dinini yaşamak istemiyoruz.

Nisa 34’de ki gibi, darabe yorumunda ki gibi. Belgeselde Berrin Sönmez anlatıyor. Aslında alternatif, atadan gelen, peygamber dönemine çok yakın bir dönemde yaşamış bir müfessirden gelen yorumda; orada ayrılmak, gitmek anlamlarında yorumluyor. İbni Arabi de ondan alıp bugüne kadar getiriyor bu yorumu. Ama bu yorum kenarda bırakılıyor. Dövme yorumu merkeze alınıyor. Uygulama anlamında bunun peygamberin hayatında herhangi bir karşılığını da görmüyoruz. Örnekler dövmeye sebep olacak şeylerin çoğunu hayatında yaşadığını görüyoruz ama hiç birinin oaraya gittiğini görmüyoruz. Burada bir seçim var. Bu seçimi erkekler kendi isteklerine, nefsani arzularına göre yapmışlar. Biz bunu reddediyoruz kendi hayatımızı daha kolay yaşayabileceğimiz, kadına rağmen aile bütünlüğü değil de kadınların da merkeze alınabildiği bir İslam yorumunu tercih edeceğiz diyorlar ve ona göre de yollarını çiziyorlar.

Tekrar söyleyeyim bu yeni çıkmış bir şey değil sadece farklı şekillenmiş ve o şekillenmelerin içerisinde alternatifleri bulup, bunlar da var ve böyle de yorumlanabilir, böyle de yaşayabiliriz diyorlar. Bunların hepsi tartışma. Bu arada hiç bunun tartışmasını yapmayan Müslüman Feministler de var. Belgeselde Feyza Akınerdem diyor mesela. “Din doğrudur, yorumları yanlıştır gibi bir tartışmaya girmek istemem” diyor.

Nebiye, Müslüman Feministlerin ortak bir argümanları var mı?

Nebiye Arı: Türkiye'de daha yeni yeni şekilleniyor. Bir tane dernek var. Havle Müslüman Feministler Derneği. Başkent Kadın Platformu yıllardır çalışıyor ama bu bağlamda değil. Herkesin ortaklaştığı bir ortak yorum yok diyebilirim. Türkiye'de değil ama dünyada İslami feminizmler olarak konuşuluyor. Daha seküler olan ve tarihsel yaklaşanları da var ama gündelik hayatta Müslümanım bir yandan bir yandan da feministim, oradaki din yorumlarını tartışmak istemiyorum diyen kadınlar da var. Farklılıklar var.

İslami Feminizm Türkiye’de neden görünür değil? Hem Müslüman Hem Feminist Belgeseli bu mücadelenin görünür olması ve tartışılması noktasında bir değişim sağlar  mı?

Nebiye Arı: Bu tartışmaların halkta karşılık bulması, bir değişim yaşanması için önce ana akım medyada bu kadınların seslerini duyurabilmeleri, orada tartışmaların yapılabilmesi lazım. Ama biz şu anda onun tam tersi olan dini anlayışlara sahip, ana akım İslam anlayışını, geleneksel İslam anlayışını temsil edenlerin televizyonlarda yer bulup sürekli onların konuştuğunu görüyoruz. Bu kadınlar farklı fikirleri ile buralarda tartışma açamadıkça bu fikirlerinde geniş anlamıyla halkta bir karşılık bulup tartışılabilir bir ortam oluşmayacak. Onun için önce o kanalların açılması gerekiyor. Ana akım medyada böyle bir tartışmanın yapılabilmesi gerekiyor.

Müslüman Feministler, Türkiye’de feminizm mücadelesi sürdüren örgütler arasında kendilerine yer bulamadıkları için mi İslami Feminizm tartışmasını ve mücadelesini başlattılar? Neden İslami Feminizim?

Nebiye Arı: Biraz kuşak farkı ile bu sorunun cevabı değişebiliyor. 90’lı yıllarda başörtüsü sorunu yaşanırken olan kadınlar feministler ile daha çatışmacı bir tutum yaşandığı olmuş. Başörtüsü sorununu bir kadın sorunu olarak kabul etmeyen feministlerin varlığı orada bir ayrılık da oluşturmuş. Ama hepsi ile değil yine bir kısmı bunu kadının sorunu olarak görüp müslüman kadınlarla dayanışmışlar. Feministler de tek kutuptan ilerlemiyor Türkiye'de. Onları da farklı farklı düşünceler de, farklı ideoloji ile birlikte yürüyen feminizimler de var. Tek başına feminist hareketin oluşturduğu birşey de var. Onun için Müslüman kadınlarla ortaklaşmada yada birlikte mücadele etmede de farklılıklar oluşmuş. Ama şimdiki kuşağın bir öncesi olan 90'lar 80’ler döneminde daha çatışmacı bir tutumdan bahsedebiliriz. Belgeselde de Berrin Sönmez'de bahsediyor. Mualla Kavuncu da ortaklaştıkları ya da ayrıldıkları noktalardan bahsediyor. Şimdiki kuşak ise orada kendilerine yer bulamamaktan çok kendi tartışmalarını orada yürütemeyecek olmaktan dolayı başka örgütlenmelere ihtiyaç duyuyor. Bir yandan da girdiğiniz herhangi bir feminist ya da seküler ortamda, dindar iktidarın yaptığı her şeyin size sorulması durumu var. Bir ortama girdiğinizde bir bileşenden çok bir konuşmacı, karşı tarafın başka bir görüşün temsilcisi gibi muamele görmenin yaşattığı bir sıkıntı da duyuyorlar. Bunu yaşamayı çok sevmiyor Müslüman Feministler. Onun için bazıları mesela o sebeple başka tercih ediyor. Bazıları bu zaten din üzerinden bir tartışma yürütüyoruz bunu da o mecralarda yürütemeyiz çünkü herkesin konusu ve ilgilendiği şey değil. Bu nedenle ayrıca örgütlenme  ve tartışma yürütmemiz gerekiyor Biz buradan Müslüman kadınlara, topluma bir şey anlatmaya çalışıyoruz diyorlar. Sonuç olarak hepsinin geldiği ortak nokta Müslüman Feministler olarak ayrı örgütlenmeler yürütsek de biz ortak çalışmada her zaman aynı yerdeyiz. Seküler Feministlerle, feminist harekette biz aynı yerlerde buluşabiliriz diyorlar. Bende 25 Kasım eylemini çekmiştim oraya da Müslüman Feministler kendileri örgütlenip kendi gruplarıyla gitmişlerdi. Belgeselin sonuna bu videoyu da ekledim.

Benim bakış açım ise şöyle; nehrin kolları var ve o kollardan buluşup bir büyük akarsu oluşturuyor. O nehirde denize boşalıyor. 8 Mart'ta benim için öyle bir şey mesela. Bir sürü farklı farklı feminizm biçimleri, farklı düşünen kadınlar bir anda bir havuzda buluşuyorlar ve ortak mesele kadın oluyor orada. Ne kadar farklı yerlerden gelirlerse gelsinler ortak bir denizde dökülüyor hepsi.

Belgeseli Konca Kuriş’e ithaf ettin. Konca Kuriş’in katledilmesiyle sessizleşen mücadeleyi yeni nesile bu belgeselle aktardın ve 90’lı yıllardan günümüze bir köprü oluşturdun. Belgeseldeki Konca Kuriş vurgusu, 90’lı yıllardaki mücadele ile günümüzdeki Müslüman Feminist mücadeleyi birleştirerek anlatmak için bir öge miydi?

Nebiye Arı: Konca Kuriş'in hikayesini çok önemsiyorum. Kendim de onunla bayağı geç tanıştım. Çocukluğumdan beri anlatılan bir hikaye değildi ama büyük bir hikayesi var. Konca Kuriş'in farklı fikirlerinin olması Müslüman mahallede onun hikayesinin çok anlatılmamasına sebep oluyor. Onu biraz daha radikal görüşlerde buluyorlar. Kuriş öldürüldükten sonraki dönemde bir feminist dergide Müslüman kadınlarla röportajlar yapılıyor. Onlar da ‘biz Konca Kuriş’i kendi içimizde anıyoruz ama çok farklı fikirleri olduğu için aynı yerde durmuyoruz’ gibi söylemleri olanlarda var.

Sessizlik anlamında bu hikayeyi birçok genç Müslüman kadının duymamasının sebebi böyle bir şeydi.  Ben Kuriş’in hikayesini ilk duyduğumda yalnız olmadığını hissetmiştim. Farklı görüşleri olan, kadın mücadelesi vermiş ve bunun yüzünden de vahşice katledilmiş bir kadının hikayesi var. Sonu belki biraz daha insanı korkutan cinsten. Çünkü bize de ne zaman farklı fikirden bir şey söyleyecek ya da söyleyen arkadaşlarımıza bir şekilde ve büyük ablalarımız arayıp ‘onları söylemesen mi, acaba biraz daha yumuşak mı söyleseniz’ gibi uyarırlardı. Mesela onların her şeyi yumuşatma tavrını çok anlamıyordum o zamanlarda . Bizden önceki neslin daha yumuşak, daha uzlaşmacı olduklarını eleştirerek söylüyorduk. Berrin Sönmez’in o açıdan bana söylediği çok önemli gelmişti. O kadınlar o dönemde bunu birebir yaşadılar. Konferanslarda, panellerde, toplantılarda, bir araya geldikleri bir kadın söylemleri üzerinden kaçırılıyor ve vahşice katlediliyor. Bunun yarattığı travma o kadınlar da böyle bir şeye sebep oldu. Sonuç olarak daha uzlaşmacı, belki daha yumuşak belki söylediklerini daha yumuşatarak söyleme refleksine sahip oldular. Bu açıdan o hikayenin nasıl bir şeye sebep olduğunu, biz hikayeyi sonradan dinleyenler olarak anlıyorum.

Konca Kuriş'in hikayesi bir yandan güçte veriyor. Şunu da Berrin Sönmez anlatmıştı. Ona biraz televizyonlara çıkmayı azaltsan, biraz daha mı az konuşsan gibi onu yumuşatmak için bir şeyler söylemişler. Ama Berrin Sönmez, ‘hayır doğru bildiğimi söylemekten vazgeçmeyeceğim’ demiş. O da bir yandan bir mücadele gücü de veriyor insana. Belgeselde konuştuğum kadınlardan da aldığım şey oydu. Konca Kuriş bir yol açtı. Belki onun yoluna çok sonradan öğrenen kadınlar var. Ama önümüzde böyle bir örneğin olması, sonu her ne kadar kötü olsa da kadınlar için umut ve örnek oluşturuyor. Açıkçası Konca Kuriş’i belgeselin başına koymamın sebebi ise; o hikaye ağır bir hikaye. En başında o ağır hikayeyi vererek sona daha mücadeleci, daha iyi duygular oluşturacak bir şekilde bitirmeye çalıştım. Çünkü en sonuna koysam büyük ihtimalle, insanlarda mücadeleden koparıcı ya da umutsuzluğa ulaştıracak bir hissiyat oluşturacaktı. Onun için en başa koydum hikayeyi.  Bir kadını susturmak için onun hayatını aldılar ama bir sürü kadın konuşuyor. Kuriş’in yolundan devam ediyorlar ve onu her sene anmaya devam ediyorlar.

Türkiye'de Müslüman kadın hareketinin belgeselini çekmek istiyorum. Çünkü herkesi İslami Feminizm içerisinde ele alamayacağız malesef. Onun için yeni bir belgesele burada ihtiyacımız var. Trans feminizm ile ilgili bir belgesel çekmek istiyorum. Yine feminist hareketle ilgili çekmek istediğim belgeseller var. (KAZETE)

* Müslüman feminist araştırmacı yazar Konca Kuriş 16 Temmuz 1998'de evinin önünden gece yarısı eşi Orhan Kuriş etkisiz hale getirilerek kaçırılmış, 555 gün sonra 23 Ocak 2000'de Konya'nın Meram ilçesinde Hizbullah'a ait ölüm evinin bodrumunda cansız bedeni bulunmuştu.

Yorumlar:

Yorum Yaz