'AKP'de üç çocuk, kürtaj, doğum kontrolü paniği'

 

Psikanaliz ve popüler kültür üzerine çalışmalarıyla tanınan akademisyen Bülent Somay, Erdoğan ve Hükümetin, üç çocuk, doğum kontrolü ve kürtaj gibi açıklamaların panikten kaynaklandığını söyledi

12.06.2016
Yazı Boyutu:  
Türkiye’de cinsellik mefhumu son yıllarda gerek kadınların mücadelesiyle gerek hükümet tarafından gelen açıklamalarla gündemin ilk sıralarına oturdu. Bununla birlikte cinselliğe dair bazı efsaneler de oluştu.

Psikanaliz ve popüler kültür üzerine çalışmalarıyla tanınan Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Bülent Somay yeni çıkan ‘Cinselliğe Dair Vazgeçmemiz Gereken 100 Efsane’ adlı kitabında tam da bu konuyu ele alıyor. Somay’ın kitabı bir uyarı üzerine kurulu: “Cinsellikle ilgili efsanelerden vazgeçmemiz lazım.”

DikenTV'den Can Semercioğlu, Somay’la Ağaçkakan Yayınları’ndan çıkan kitabıyla ilgili söyleşti:

‘Bu efsaneler kadının tek eşliliği üzerine kurulu’


Kitapta efsanelerden söz ediyorsunuz. Modern zamanlarda cinsellik efsanesi ne durumda? Yeni efsanelerimiz var mı?

Modern zamanlarda cinsellik efsanesi ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta geleneksel ya da geleneksellikten çıkmaya çalışan ama cinsellik konusunda çıkmak istemeyen efsaneler, diğer tarafta da ‘modern’ dediğimiz toplumların efsaneleri. Bu yeni efsaneleri kurcaladığımız zaman eskilerinden çok farklı olmadığını görüyoruz.

Bu efsaneler bize sunulan kadının tek eşliliği üzerine kurulu, erkeğin mülk hakkının sürdürülmesine dayalı ve bunları toplumsal vicdanda kabul edilebilir hale getirmek için ideolojik söylemlere çevrilmiş efsaneler. Hepsi de çatır çatır işliyor.

Bunların sebebini açıklarken kitapta hem ‘erkek egemen düzen’ hem de ‘sınıflı toplum’ kavramlarına başvuruyorsunuz. Hangisinin geçerliliği daha fazla?

Sınıflı toplum erkek egemen düzen içine doğdu. Bildiğimiz sınıflı toplumların erkek egemen olmayan versiyonları hiç olmadı. O yüzden ikisini birbirinden ayırmamız mümkün değil. Eskiden sosyalistlerin her zaman düştüğü hataya düşerek, “Efendim demek ki sınıflı toplum sorununu çözersek erkek egemenlik de kendiliğinden yok olacaktır” demek mümkün değil.

Kaldı ki Marx’ın bize ‘Alman İdeolojisi’nde söylediği üzere, sınıf sömürüsünün ilk biçimi çocukların ve kadının aile içinde sömürülmesidir. Dolayısıyla ‘sınıflı toplum’ dediğimiz şey aslında zaten erkek egemen toplumun yan ürünüdür.

‘Kıskançlık çok yeni bir duygu’

Günümüzde kıskançlık ve sadakat gibi olguların ön planda olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar bizim yeni efsanelerimiz mi? Öte yandan ‘friend with benefits’ gibi yapılar da popülerleşmeye başladı. Efsaneler bir yandan kurulurken diğer yandan da kırılıyor mu?

İnsanlığa ait birtakım temel duygular var. Şükran ve haset bunlardan biri. Ama kıskançlık değil. Biz Türkçede kıskançlıkla hasedi birbirine karıştırmaya çok eğilimliyiz. Kıskançlık çok yeni bir şey. Haset ise çok eski bir duygu.

Başka birinin elinde benim arzuladığım bir şeyi gördüğüm zaman bunu adı hasettir. Ama bana ‘ait’ birinin benden başka biriyle cinsel ilişkide bulunmasına ilişkin duyduğum şey de kıskançlıktır. Demek ki kıskançlığın olması için ‘bana ait’ bir şeyin olması gerekiyor. Cinsel ilişkinin sahiplik üzerinden kurulması gerekiyor. Kadınların erkeklere ait olması en çok 10 bin yıllık tarihi olan bir şey.

Peki ya iffet?

İffet de aynı şekilde. Yani ‘Benim arzuladığım kadın başka bir erkek tarafından dokunulmamış, hatta arzulanmamış olsun’ beklentisi de yeni bir duygu. Daha önce böyle bir beklentimiz olmazdı bizim.

Bekaret beklentisi de böyle. Bir kadının bakire olması niye istenir ki? Tecrübesiz olsun. Bunun neresi iyi? Bunun sebebi çocuğun erkekten olduğundan emin olmasını istiyoruz. Çünkü mülkümüzü ona bırakacağız. Ama bir yandan da erkeklerin iffetli olmasını istemiyoruz. Hatta tam tersine, erkek ne kadar çok ilişkide bulunursa o kadar saygı görür diye düşünüyoruz.

Ama burada bir risk var. Çünkü benim birden çok kadınla ilişkide bulunmam için başkalarının kadınlarına göz dikmem lazım. Olmaz, öteki kadının iffetini bozmuş olurum. Öteki erkeğin mülkiyet hakkına dokunmuş olurum.

‘Kadınlar, cinselliklerini de erkekler gibi de yaşamak zorundalar’

Ama bir tarafta da kadınların bu kavramları benimsediğini, erkeklerin ön plana çıkarıldığı bir yapının arkasında durduğuna dönük görüşler mevcut. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Tek tek kadınları suçlamadan önce kadınların nerede yaşadığını düşünelim. Marx’ta öğrendiğimiz bir şey var: Bir toplumun egemen ideolojisi, egemen sınıfın ideolojisidir. İdeolojiler çiçek tarlasında büyümüyor. Aynı şekilde erkek egemen bir toplumun ideolojisi de erkek ideolojisidir. Ve bu kadınlar için de geçerlidir. İkisinin ayrı ideolojileri yok.

Yani kadınlar da erkekler gibi mi düşünüp arzuluyorlar?

Düşünmek ve arzulamak zorundalar. Cinselliklerini de erkekler gibi de yaşamak zorundalar. Bunun iyi bir örneği kadın orgazmıdır. Laboratuvarlarda kadınlardan erkekler gibi orgazm olmasını bekliyorlar. Erkeklerin ve kadınların biyolojik mekanizmaları farklıdır. Aynı fiziksel ve psikolojik evrelerden geçmezler. Ama deniyor ki “Kadınların orgazm olduğunu anlamak için erkeklerle aynı safhalardan geçmesini bekliyoruz.” Çünkü erkek egemen toplumun insan modeli bir erkek! Kadınsa yanlışlıkla penisi olmayan bir erkek. Dolayısıyla kadınlardan beklenen erkekler gibi düşünmeleri, hissetmeler, cinselliklerini erkekler gibi yaşamaları. Serbestlik anlamına söylemiyorum bunu.

Kadın da erkek gibi kıskanıyor mesela. Ya da öteki kadınların da tıpkı erkeklerin beklediği gibi iffetli olmalarını bekliyor. Bu kadınların fıtratında olan bir şey, doğal bir özellik değil. Kadınlar erkek egemen toplumun hikayelerine teslim olmuş durumda. Çünkü buna karşı çıkmaksa çok riskli ve bedelli bir şey.

‘Normallik kavramını sürekli sorgulamamız lazım’

Sanırım burada biraz da normallik problemi doğuyor. Sözünü ettiğiniz ilişkilere ‘normal’ deniyor ama ‘anormal’ nereye düşüyor?

Transfobikler ve homofobikler normal ama ‘öfkeli’ gençler. Tıpkı zamanında IŞİD için söylendiği gibi.

Ama asıl sorun şu: Freud’a göre uygarlık dediğimiz şey – ki Freud’un tanımı sınıflı toplumlara dayanır – nevrotik bir yapı. Kültürün kendisi de nevrotik zaten.

Neden?

Çünkü arzunun bastırılması üzerine kurulu. Baskılanan her şey geri döneceği için nevrotiktir. Demek ki sınıflı toplumların ya da uygarlık için ‘normal’ olan şey nevrotik.

O zaman eşcinsellere karşı liberal yaklaşımı nasıl ele alacağız? ‘Bana bulaşmadığı sürece saygı duyarım’ üzerine kurulu bir ‘hoşgörü’den söz ediliyor. Hoşgörü sorunları çözmek için yeterli mi?

Hoşgörü çağımızın liberal düşüncesinin en tehlikeli biçimi. Kendinizi önce yukarı koyarsınız, sonra hoşgörürsünüz. Normallik kavramını sürekli sorguluyor olmamız lazım. Siz tolerans gösterdiğiniz sürece bu sorun çözülmeyecek. Siz önce kendi normalinizin niye normal olduğunu, aslında normal olup olmadığını tartışmadıkça bu sorun çözülmeyecek.

Peki ya çocuk tacizcileri?

Çocuk tacizcileri bence normal.

Niye?

Çünkü onlara hasta dediğimiz zaman onları hemen affediyoruz. ‘Normal’, o yüzden afları yok onların. Normalde bu çok yanlış anlaşılabilir. Ama bana göre normal kötü bir şey. Şu anlamda: Sen ben ne kadar normalsek onlar da normal. Sen ve ben ne kadar cezai ehliyete sahipsek onlar da sahip.

Çoğu için “Öyle bir şey yapacak biri değil” denmesinin sebebi bu mu?

“Melek gibi adamdı” denir. Çünkü bastırıyordu, bastırıyordu, bir gün gelir bastırdıkları semptomlar ortaya çıktı, adam karısını ve çocuklarını öldürüverdi. Zaten bastırılan bir şey bu. Uygarlığın mekanizmalarıyla bastırıyordu bunu.

Mesela pedofiller de bu durumda. Normal biri bir anda pedofil olarak ortaya çıkabiliyor, hatta kendisi de bunun farkında olmayabiliyor.



‘Pedofilin iktidar isteğinden gözü döner’

Arzularımızın farkında değil miyiz?

Arzunun tanımı zaten bu. Ben bir şey arzuluyorum ama ne? Lacan’ın meşhur ‘Che voui?’ (Ne istiyorsun?) sorusu, bütün insanlık için geçerli. Bir şey arzuluyorum ama o arzuyu budaya budaya kabul edilebilir bir şeye dönüştürüyorum: Makul bir yaşa gelip evlenmek, çocuk yapmak. Bu gerçekleştiği anda, ‘Benim arzuladığım bu değilmiş’ diyorum. En büyük travma da bu. Bu tür travmalar da pedofillere, tecavüzcüleri ortaya çıkarıyor.

Ama şunu da söyleyeyim, bu cinsellik biçimi doyurulamaz bir iktidar iştahıyla davranır. İktidar isteğinden gözü döner. Bu normal de, tacizci anormal mi sayılacak? Sonuç olarak o doyurulamayan iktidar hırsı bir pedofilin verebileceği zarardan çok daha fazlasını verir.

Peki, Karaman skandalıyla başlayan bir şey var. Burada da öğretmenler ön plana çıkıyor. Burada da iktidar hırsı mı var?

Çok açıkça söyleyeyim. Karaman konusunda o kadar gürültücü olma taraftarı değilim. Çünkü bu Ensar Vakfı’yla sınırlı değil. Eğitim kurumlarında bu olur. Dediğim gibi ‘normal’dir bu. Yani toplumun sapkın normlarına uygundur. Çünkü normal kötü bir şey.

Ensar’da olmazsa başka yerde olur. Ensar’ın problemi neydi, denetim mekanizmasına tabi tutulmamasıydı, bu vakıfların yarı legal olmasıydı. İnsanları kızdıran bu ve haklılar. Ama bu ‘Bütün sapıklar Ensar’da’ demek değil, sapıklar her yerde.

Yatılı okullarda bu yok mu zannediyoruz? Devlet gözetiminde gerçekleşiyor. Ama bu tacizlerde erkek çocuklar şikayetçi olmaya korkuyorlar çünkü damgalanacaklarını düşünüyorlar.

Kız çocuklar için aynısı geçerli değil mi?

Ama kız çocuklar yurtlara o kadar teslim edilmiyor. Çünkü korumacı aile yapısı hakim. Burada bir olay yaşandığı zaman ortaya çıkar zaten.

Bunun bir çözümü yok mu?

Bu meselenin üzerine gidilmeli. Yarı legal yurtlar denetlenmeli ve siyasi sorumluluğu da gündeme getirilmeli. Ancak olayın tek boyutuna bakmamak lazım. Bütün eğitim kurumlarında bu yaşanıyor. Yeniçeri Ocağı da eğitim yurduydu. Erkek çocuklara taciz ve tecavüz kuraldı.

Miras olduğunu mu kastediyorsunuz?

Hayır. Eğitim kurumları bunu yapar. Kilise de bunu yapıyor. Çünkü onlar da eğitim kurumu. Bunları dile getirmek çok kolay değil. Çünkü çocukların karşındaki hem rahipler hem de baba figürü. Babaya isyan etmek lazım, çok zor. Bir de bir kutsiyeti de var. Şimdi olayların giderek netleştiğini düşünüyoruz ama buz dağının tepesini görüyoruz anca. 

Bütün sapıklar eğitim kurumlarında mı?

Evet. Tek neden bu değil ama şunu biliyoruz: Pedofiller çocuklarla yalnız kalabilecekleri işleri tercih ederler. Ama pedofil derken çocuklara istismarda bulunanları kastetmiyorum. Pedofil, yetişkin cinselliğini beceremeyen kişi demek. O yüzden pedofilin sayısı azdır. Dolayısıyla eğitim kurumlarındaki kişilerin iyi filtre edilmeleri gerekiyor. Ama iş burada bitmiyor.

Bunların çözümünün dışlama olduğuna dair yaygın bir kanı var. Sizce de öyle mi?

Bunları dışlayamayız, bunlar çok. Çünkü normal klasmanındalar. Normalleri dışlayarak bir hayat geçmez. Cezalandırmaksa başka bir şey. Çocuğun rızası var mı yok mu tartışması da başka bir şey. O rızanın korkudan mı, ‘Adım çıkar’ dehşetinden mi olduğunu nereden bileceğiz.

Sözleşmeci sistem mi bunu dayatıyor?

Evet. ABD’de 18 yaşından küçük çocukların rızası olsa bile onlarla cinsel ilişkide bulunmak da cezaya tabi. Çünkü pozisyonun getirdiği bir avantaj söz konusu. Buna hocalar, müdürler, terapistler de dahil.

O yüzden ‘Rızası vardı’ işi burada yürümez. Yetişkinlerde de yürümez. Bu iş hukuken de çözülemez.

Nasıl çözülür?

Taciz, tecavüz ailede başlar. Eğitim kurumlarına sonradan geçer. Aile kurumlarında bu vakalar çok yaşanır. Türkiye’de bu konuda ciddi bir araştırma da yok. Ama ABD’de 2002’de yapılan bir çalışmaya göre beş çocuktan biri aile içinde tacize uğruyor. Türkiye’de de ABD’den az olması için hiçbir neden yok.



‘Hükümet panikten ötürü aileyi önemsiyor’

Kitapta Doğu ve Batı’daki cinsellik algısının farklı olduğu efsanesini de ele almışsınız. Mesela Karaman skandalında bir taraf meseleyi Batı’nın ahlaksızlığına yüklerken, bir taraf da Doğu’nun geri kalmışlığına bağladı. Hangisi doğru?

İkisi de değil. Doğu’da Batı’ya göre daha çok bir eğilim olabilir ama bunun araştırmalarla desteklenmesi gerekiyor. Çünkü Batı babayla hesaplaşmış, Doğu ise henüz hesaplaşamamış. Baba otoritesi Doğu’da çok güçlü olduğu için bunun ortaya çıkması çok kolay değil. Bu da tacizcileri teşvik ediyor. Ama problem Doğu’da bunu daha yüksek olması değil. Doğu’da daha şiddetli, daha pervasızca görülmesi bir şeyi değiştirmiyor. Batı’da bile cinsel orunun çözülmekle en ufak bir ilgisi yok. Onlarda aile kurumu dağılıyor.

Burada?

Burada da dağılıyor. Üç çocuk, doğum kontrolü, kürtaj gibi açıklamalar panikten ötürü.

Neyin paniği bu?

Türkiye de bütün yumuşak İslami görüntüsüne rağmen aile kurumunu dağıtma konusunda Batı’nın izinden giriyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelen kapitalizm ve küreselleşmenin ürünü. Bunlar zaten mülkün babadan oğla devredilebilmesi üzerine kurulu yapıyı sarstı. Şu anda mülk babadan oğla falan devredilmiyor. Mülk de zaten 19’uncu yüzyıldaki mülk değil. Mülkler genellikle kurumsal hale geldi. Artık, ‘Hisse senedim oğulma mı gitsin, CEO’ya mı gitsin?’ konuşuluyor.

Kadınlar için durum ne?

Artık kadının zorunlu tek eşliliği zorunluluğu da ortadan kalkmış durumda. Zaten artık babalık testleri var. Bunu basit bir DNA testiyle bilmek mümkün.

Gelgelelim, maddi altyapılar üzerine kurulan psikolojik mekanizmalar o maddi altyapı ortadan kalkıncapat diye ortadan kalkmaz. İnsan beyinlerinde, kültürde, geleneklerde kendi yollarını açarlar. ‘Hadi gerek kalmamış, biz de kıskanmayalım’ diye bir şey olmaz. Mülk devam ettiği sürece bunlar kuşaklarca devam edecek. Ama güçleri zayıflayacak. Dolayısıyla bu bir özgürleşme.

Ama hükümetin aldığı önlemler bunun tersini işaret etmiyor mu?

Getirilen uygulamalar ‘Aileyi kurtaralım’ paniği. Çünkü Türkiye’de boşanma oranları da hızla artıyor. Kadın cinayetlerinin artması da bu yüzden. Kadın ‘Ben giderim’ diyor ve erkeğin buna tahammülü yok. Kadın cinayetleri tam da kadınların erkek ideolojisine karşı çıkmasından ötürü gerçekleşiyor. Ama buradaki mücadeleyi kadınlar kazanacak. Aile kurumunun çözülmesinin kazananı uzun vadede kadınlar olacak. Batı’da bu çözülme gerçekleşirken bir kriz gerçekleşti. Burada da gerçekleşecek.

Yerine ne konacak?

Bunu bilemeyiz ama aile kurumunun yerine bir şeyin konulamamasının sebebi de kapitalizmin eleştirisinin yapılmaması.

Evet, aile kurumu çözülüyor. Ama bunun çözümü aile kurumunun güçlendirilmesi değil. Bir nedeni var ki aile çözülüyor. Tehditler savurarak bunun önüne geçmek mümkün değil sadece yavaşlatabilirsiniz. Türkiye’de boşanma hızları giderek artacak, kadınlar daha da özgürleşecek. Çocuklar da özgürleşecek. Ama ellerindeki özgürlükle ne yapacaklarını bilemeyecekler. (DikenTV)

Üye Ol



Üye Girişi