'Dizilere mevsimler uğradı, Ramazan uğradı ama pandemi hiç uğramadı nedense'

 

Covid- 19 salgınıyla değil "yok sayılmak"la mücadele eden kültür ve sanat emekçileri, güvencesiz çalışmanın en temel sorunları olduğuna dikkat çekiyorlar.

3.06.2021
Yazı Boyutu:  
Emel ALTAY/ iSTANBUL

Bir yılı aşkın süredir devam eden koronovirüs salgınında en büyük darbeyi yiyen kesimin başında yer alan kültür sanat emekçilerinin birçoğu ekmeğini taştan çıkarmanın mücadelesini veriyor. Açamadıkları salonların vergisini ödemekten, aşılanmadan sete gönderilmekten, yok sayılmaktan bıkan sanat emekçilerinin bir kısmı örgütlenmeyle zorlukların aşılacağını söylerken bir kısmı umut etmekten dahi vazgeçmiş...

Devletten hiçbir şekilde destek görmeyen veya yapılan yardımların dişe dokunur olmaması nedeniyle evlerine ekmek götürmekte zorlanan çok sayıda erkek sanatçı, inşaatlarda taş taşımak dahil, meslekleri dışında gündelik işlerde çalışıyorlar. Bazıları ise "ekmek teknesi" dedikleri ellerindeki sanat aletlerini satmaya mecbur kalıyor, bazıları da sessiz sedasız biçimde yaşamlarına son veriyor. 

Aşılanmayla birlikte pek çok ülke geçen yılın mart ayında tüm dünyayı saran pandemi kabusundan uyanmak üzere... Ancak Türkiye gibi aşılamada yavaş ilerleyen ülkelerde sorunlar, kısıtlamalar sürüyor. Son olarak haziran ayı boyunca alınacak önlemler açıklanırken kültür sanat emekçilerinin yine görmezden gelinmesi, pandemi boyunca yalnızlığa terk edilen sanat emekçilerini bir kez daha yaraladı.
 
Yönetmen Ümit Ünal, Oyuncu Laçin Ceylan ve Oyuncular Sendikası Kurucusu Murat Muslu ile sanat dünyasına yönelik uygulanan ve artık pandemi kaynaklı sıkıntıların da ötesinde bir politik tavır olarak algılanan haksızlıkları konuştuk.
 


Ümit Ünal: Bundan sonra hayatıma İskoçya’da devam etmek istiyorum

Son olarak Aşk, Büyü, vs. filmiyle kendine söz ettiren yönetmen, senarist Ümit Ünal, gelinen noktada Türkiye’de kültür sanat alanında çalışan hiç kimsenin geleceğe dair sağlıklı öngörüler yapabilecek durumda olmadığını söylüyor. Ünal; “Bildiğim kadarıyla sinemacıların çoğu enerjilerini TV ve dijital kanallara yöneltmiş durumda. Ben de Türkiye'de geleceğe dönük projeler geliştirmeyi sürdürüyorum ama bir yandan da burada işler yapmaya çalışıyorum. Bundan sonraki hayatımı burada kurmak gibi bir amacım, daha doğrusu umudum var. Başarabilirsem tabii... Başaramazsam tabii ki kürkçü dükkanı...” diyor.
 
“İskoçya ne gerekiyorsa yaptı, Türkiye ise tam tersi...”
Ünal, pandemi nedeniyle son filmini sinemalarda seyircilerle buluşturamayarak bu dönemden en doğrudan etkilenen sanatçılar arasında yer aldı. Pandemi sürecinde Glasgow’da olan Ünal, halen orada yaşıyor. Bu durum, yönetmen için Türkiye’ye uzaktan bakma, dünyayla burası arasındaki farklılıkları gözlemleyebilme imkanı sunmuş. Ünal, Türkiye’de nelerin olmadığını anlatmaktansa 1,5 yılda İskoçya’da nelerin olduğunu anlatmak istediğini söylüyor: “Birincisi tam bir kapanma sağlandı. Ama kapanmada sokağa çıkmak, yürüyüş yapmak vs. yasak değildi. Temel ihtiyaç yerleri dışında her yer tamamen kapalıydı. İkincisi vakalar çok sıkı şekilde izlendi. Nerede en çok bulaşma olduğu saptandı. Sonra çok şeffaf bir bilgi akışı sağlandı. Buranın başbakanı sürekli TV'ye çıkıp net ve güvenilir rakamlar ve bilgiler paylaştı. Neyi neden yaptıklarını çok net anlattı. O zaman halkın önlemlere uyması daha kolay oldu. Önlemleri ihlal edenler sert cezalar aldı, mesela hükümetin sağlık danışmanı istifa etti. Çok hızlı ve inanılmaz sistemli bir aşılama kampanyası yapıldı, halen de sürüyor. Buranın vatandaşı olmadığım halde, ben de yaşıma göre sıram geldiğinde aşımı oldum. Randevu vs. için ben uğraşmadım, eve gelen bir mektupla randevu verildi. Hükümet salgın yüzünden işsiz kalanlara maddi destek verdi, burada işsiz kaldığı için intihar eden birini duymadım. Bizim ülkemizde bu saydıklarımın neredeyse tümü tam tersi şekilde uygulandı.
 
“Devlet asıl bu korkunç zamanlarda vatandaşlarını ve sanatçılarını yaşatmalı”
Ünal, devletin sadece sanatçıların değil tüm vatandaşlarının bu kadar korkunç ve beklenmedik zamanlarda hayatını sürdürebilmesi için var olduğunu vurguluyor ve pandemi sürecini geçirdiği İskoçya’da devletin hemen çözüm ürettiğini söylüyor: “Devletin bu iş için ayrılmış fonlar hemen devreye girdi ve insanlara işsizlik paraları ödendi. Devlet online etkinlikleri de destekledi. Türkiye'de destek olmadığı gibi tiyatro salonları için vergi erteleme vb. gibi çözümlere bile gidilmedi.”
 


Laçin Ceylan: Ailemin sağlığını düşündüğüm için pandemide çalışmadım

Laçin Ceylan, sinema salonları ve tiyatrolar kapalı olsa da dizi setlerinin tam kapanmalarda dahi ara vermeden devam etmesinin yanlış olduğunu söylüyor. Üstelik burada bir çifte standart uygulandığına da vurgu yaparak “setlerdeki sonsuz hoşgörü, tiyatrolara hızla gelen ve geri dönmeye yasaklarla karşılaştırılınca ortaya tuhaf bir zıtlık çıkıyor” diyor.
Ceylan, özellikle pandeminin en riskli olduğu zamanlarda ailesindeki riskli grubu da düşünerek bu dönem çalışmama kararı almış.
 
“Setler aşılamada öncelikli gruplarda yer almalıydı”
Ceylan, işe gitme zorunluluğu süren ve kalabalık ortamlarda çalışan iş kollarının aşılamada öncelikli olması gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Setler de madem böyle tam hızıyla devam edecekti, kesinlikle ilk aşılanması gerekenler listesinde olmalıydı.” Dizi sürelerinin kısaltılmasının da pandemi döneminde atılması gereken diğer adım olduğunu söyleyen Laçin Ceylan; “Böyle tehlikeli bir zamanda aşırı yorgunluk, stres ile yıpranma payları arttı insanların. Oysa bağışıklığı düşüren her şeyden kaçınacaktık değil mi? Hatta gerekiyorsa, evde kalacaktık. Tam tersi oldu hiç olmamış gibi yapıldı” diyerek sorumluların özensizliğinden duyduğu rahatsızlığını dile getiriyor.
 
“Dizilere Ramazan ayı uğradı ama pandemi hiç uğramadı nedense...”
Ceylan’ın sorunlu bulduğu bir diğer nokta dizilerin hiçbirinde pandemiye değinilmemiş olması. Bunun izleyicilere de yanlış bir mesaj verdiğini söylüyor: “Diziler hayatın şu andaki en büyük gerçeği olan pandemiye değinmemek için elinden geleni yaptı. Bu da büyük bir yanılsama yarattı seyircide. Sürekli maske, mesafe ve hijyen konusunda uyarılıyorduk ama bu arka fonda küçük bir detay olarak bile gösterilmiyordu. Tam tersine herkes rahatlıkla sarılıyor, dip dibe oturuyor, kalabalık sahneler çekiliyor, küçücük mekanlarda bile tüm ekipman ve oyuncular bir arada bulunup normal hayatın gerektirdiği tüm temaslar yapılıyordu. Demek ki bu konuda bir söz birliği vardı, oysa Ramazan gelir gelmez, bütün dizilerde ramazanın geldiği, yaşandığı vurgulandı, iftar sofraları kuruldu. Dizilere mevsimler uğradı, Ramazan uğradı, ama pandemi hiç uğramadı nedense…”
 
“Hiç destek görmeyip sadece vergi ödüyoruz”
Laçin Ceylan, oyunculuğun yanında Bitiyatro Genel Sanat Yönetmeni olarak da görev yapıyor. Tiyatrosunun pandemide yaşadığı sıkıntıları şu sözlerle anlatıyor: “Pandeminin başında Kadıköy Belediyesi’nin açık havadaki festivali ve Şubat ayında İstanbul Kültür Sanat Vakfı aracılığıyla ulaştırılan Gülriz Sururi - Engin Cezzar’ın desteğini gördük, eski ustalarımızın ruhları şad olsun. Onların dokunuşları ekibimize sevinç oldu. Bir yılı aşkın pandemi süresinde başka hiçbir destek ya da yardım görmediğimiz gibi her ay kapalı bir tiyatrodan düzenli bir şekilde vergilerini alan ve bir destek istenecekse sigortalı göstermemizi isteyen bir maliye ile karşı karşıyayız.”
 
“İnşaatta çalışan, gündelik işlere giden oyuncularımız var”
Bitiyatro olarak desteklere güvenip yola çıkmadıklarını ama böyle zorlu bir süreçte en azından devletin köstek olmamasını istediklerini söylüyor: “Benim güzel ülkem sanat ve kültür üretimi için kolları sıvamış çalışkan insanlara bu ağır yaptırımları, vergileri dayatacağına bırakın desteği en azından gölge etmeyecek saygıyı göstermeli. Hele kapalı ve salonu küçük olan bir işletmenın gelmeyen gelirinden vergisini almak için kapıda beklediği gibi, bireysel başvurular yapan ekibimize geri dönüş bile sağlamadılar destek için. Konu komşu yardımıyla ayakta tutmaya çalışıyoruz. Oyuncularımız aralarında buldukları günlük işlere girerek günü kurtarmaya çalıştılar, ne yazık ki pandemi yüzünden onlarda uzun süreli olmadı. İnşaatta çalışmaktan, günübirlik fırında çalışmaya kadar ya da yaşadığı yeri kapatıp ailesinin yanına taşınmaya kadar bin bir uğraşı ile bugünlere geldik.” 

Murat Muslu: Tepkileri azaltmak için göstermelik destekler açıkladılar”

Oyuncular Sendikası kurucusu, Sanat İşkolu İstiyoruz Platformu/Kampanyası organizatörü Murat Muslu, pandemi başlangıcında ve sonrasındaki süreçte iktidarın tepkileri ölçtüğünü, oluşan tepkileri minimize etmek için göstermelik, cüzi miktarlarda destek paketleri açıklama yoluna gittiğini söylüyor.
Muslu,  pandemi sürecinde hiçbir geliri olmayan sanat emekçilerinin meslekleriyle ilgisiz başka işlerde çalışmak zorunda kaldıklarına, geçimlerini sağladıkları müzik aletlerini veya evdeki eşyalarını satmak zorunda kaldıklarına, ne yazık ki belirsizliğin ve umutsuzluğun neticesinde intihar edenler olduğuna dikkat çekiyor: “Pandeminin ne kadar süreceği belirsizliğini korurken devlet desteği tüm emekçiler gibi sanat emekçileri için de olmazsa olmazdır. Anayasanın 1. maddesindeki sosyal devlet ilkesiyle 64. maddesindeki ‘devlet sanatçıyı korur’ ifadesinin hayata geçirilmesi için daha ne olması gerekir? Bizi umutlandıran gelişme ise pandemi sürecinin sanatçıların örgütlenmesi konusunda bir farkındalık yaratmasıdır. Bu farkındalık elbette daha önce olmuş olsaydı belki sanat emekçileri bu durumda olmayabilirdi. “

“Güvencesiz çalışma hayatı, sanatçının en temel sorunu”
Muslu, sanatçıların en temel sorununun sadece pandemide değil her zaman işsizlik ve güvencesiz çalışma olduğunu söylüyor: “Sanatçıların temel sorunu dün de bugün de işsizliktir. Yani pandemi öncesi de sorunluydu zaten. Güzel sanatlar fakültelerinden, konservatuarlardan mezun birçok sanatçı adayı istihdam sorunu yaşıyordu. İş bulsa bile güvenceli, düzenli bir iş değildi. Daha çok yevmiye usulü günübirlik, mevsimlik işlerdi buldukları çoğu zaman. Yeterli ücret ise hak getire zaten... Bir de bu ücretleri zamanında alamamaları ya da hiç alamamaları da cabası. Bir diğer sorun ise 4-a sigortasız kayıtdışı çalıştırılmaları ya da film sektöründe olduğu gibi sigortalarını işverenleri, tarafından kendilerinin yatırmaya zorlanmalarıdır. Birçok sinema dizi emekçisi Çalışma Bakanlığının gözü önünde yapımcıların zoruyla defter tutup fatura kesiyor, bir tacir gibi. Dolayısıyla sigortası işvereni tarafından 4-a’lı işçi olarak değil kendisi tarafından 4-b’li esnaf gibi, tüccar gibi yatıyor. Öte yandan bir başka sorun da telif hakları sorunu. Özellikle sinema dizi alanında yoğun bir mağduriyet yaşanıyor bu konuda. Senaristler, yönetmenler, bağlantılı hak sahibi olarak oyuncular işverenleri karşısında güçsüz oldukları için telif haklarını devretmek zorunda kalıyorlar.”
 
Sanat emekçilerinin örgütlenmekten başka çareleri yok

“Bu çağda neyi tartışıyoruz? Örgütlenmeyip de ne yapacaksın?”
Türkiye’nin çalışma hayatındaki kötü karnesine de değinen Muslu, sanatçıları örgütlü olmaya davet ediyor: “Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu'nun (ITUC) 2020 raporuna göre, Türkiye, çalışanlar için dünyanın en kötü ülkeleri liginde yer alan 10 ülkeden biri. Bangladeş, Kolombiya, Honduras, Filipinler ve Zimbabwe ise 10 ülkeden 5’i. Raporda ayrıca “Türkiye, sendikacılar için en düşman ülkelerden biri olmaya devam etti” ifadesi de yer alıyor. Bu olumsuz tabloya rağmen sanat işkolu çalışanlarının haklarını elde etmek için örgütlenmekten başka çareleri yok. Örgütlenmek için de sanat emekçilerine vahiy gelmesi gerekmiyor. Bu çağda neyi tartışıyoruz? Örgütlenmeyip de ne yapacaksın? Sanat emekçileri gidecekler sendikalarına üye olacaklar. Üyelikleriyle sendikalarını sayısal olarak güçlendirecek, yetki sahibi yapacaklar ki o zaman sendikaları onların adına toplu pazarlık yapabilsin toplu iş sözleşmesi imzalayabilsin. Gerektiğinde haklarını alabilmek için üretimden gelen güçlerini kullanabilsinler. Yani grev yapabilsinler…”
 
“Güzel Sanatlar Mutlaka Ayrı Bir İşkolu Olarak Tanınmalı”
Türkiye’de sanat alanında faaliyet gösteren toplamda beş sendika olduğunu söyleyen Muslu, bu sendikaların toplam üye sayısının ise sadece 260 olduğunu belirtiyor. Sendikaların etkisinin artması, üye sayısının artmasıyla doğrudan alakalı: “Sendikaların yasal anlamda yetkili ve etkili olması ülkemizde üye sayısına bağlı. Bir sanat sendikasının ilgili mevzuta göre en az 38 bin 91 üyesi olması lazım ki üyeleri adına toplu pazarlık yapıp toplu sözleşme imzalayabilsin… Tabii bu arada ülkedeki sendikal mevzuatın antidemokratik yapısını unutmamak lazım. Sanat alanı ticaret, büro ve eğitim işkollarıyla birlikte tanımlanıyor yasa da. Yani 10 sıra nolu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar İşkolu. Buna göre bir eğitim çalışanı, bir büro çalışanı, bir ticaret çalışanı bir sanat çalışanı ile aynı sendikada örgütlenecek. Nasıl olacak bu? Mesela hayvan borsasında bir işçi ile bir filmde çalışan sinema-dizi emekçisinin aynı sendikaya üye olduğunu düşünebiliyor musunuz? Federasyon konfederasyon olsa ayrı, aynı sendikaya… Çözüm elbette Güzel Sanatlar alanının ayrı bir işkolu olarak tanımlanması, aynı 12 Eylül darbesinden önce olduğu gibi. “ (KAZETE Haber Merkezi)
 









Üye Ol



Üye Girişi