'Erkeklik değişmeden kadına şiddet bitmez'

 

Türkiye'de dövülen, cinsel istismara uğrayan ve öldürülen kadınlar için yine kadınlar mücadele veriyor. Ancak şiddete karşı çıkan erkekler de var ve onlara göre "erkeklik anlayışı" değişmek zorunda.

13.05.2021
Yazı Boyutu:  
Türkiye'de 8 yıl önce kurulan“Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi” (EEİİ), kadına yönelik şiddetin önlenebilmesi için neler yapılması gerektiğini Kazete'ye açıkladı.

EMRAH BAKIR/ İstanbul

Türkiye'de kadınlar, kimi zaman sokakta kıyafetleri, kimi zaman kıskançlık, kimi zaman cinsel yönelimleri ya da kimi zaman da sadece yabancı olarak görülen korunmasız mülteciler olmaları nedeniyle dövülüyor, cinsel şiddete maruz kalıyor ya da öldürülüyor. 

Senaryo nasıl olursa olsun fail ve mağdur profili çoğunlukla değişmiyor. Erkekler tarafından öldürülen, cinsel, fiziksel ya da psikolojik şiddetle yaşayan kadınların sayıları da yine kadınlar tarafından verileştiriliyor ve yine erkekler tarafından uygulanan şiddete karşı çoğunlukla kadınlar mücadele veriyor. 

Türkiye’de erkeklik çalışmaları alanında araştırmalar yapan ve bu çalışma alanını yaygınlaştırmayı amaçlayan, farklı akademik alanlardan gelen bilim insanları ve aktivistlerden kurulu Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi'nin bir grup üyesiyle, Selin Akyüz, Çimen Günay Erkol, Atilla Barutçu ve Beril Türkoğlu’yla yaptıkları çalışmalar, kadına yönelik şiddet, şiddetin nedenleri, sonuçları, çözümü ve İstanbul Sözleşmesi hakkında konuştuk.

Türkiye’de erkeklik çalışmaları yapan ve bu çalışma alanını yaygınlaştırmayı amaçlayan Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi ile yaptıkları çalışmalar, kadına yönelik şiddet, şiddetin nedenleri, sonuçları, çözümü ve İstanbul Sözleşmesi hakkında konuştuk.

Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi,  kimdir, neyi savunuyor, toplumda varolan erkeklik sorununu nasıl tanımlıyor? Değişim ve dönüşüm için ne gibi yollara başvuruyor? 

Farklı alanlardan araştırmacılar ve aktivistler olarak bağımsız ve gönüllü bir çalışma grubu kurmak amacıyla 2013 yılında “Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi” (EEİİ) adı altında bir araya geldik. Öncelikli amacımız akademik bir alan olarak eleştirel erkeklik çalışmalarının gelişimine katkı sunmak, bu alanın Türkiye’deki görünürlüğünü arttırmak ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik pratikteki yansımalarını güçlendirmekti. 2014 yılından beri Masculinities: A Journal of Culture and Society adlı uluslararası akademik bir dergi çıkarıyoruz. Derginin yanı sıra sempozyumlar, çalıştaylar ve atölye çalışmaları düzenledik. Sempozyumlarda ulusal ve uluslararası çalışmalarla ilgili pek çok bildiri sunuldu ve alandaki sorunlar tartışıldı. 2019’da bir çeviriye imza attık ve James W. Messerschmidt’in Hegemonik Erkeklik: Formülasyon, Yeniden Formülasyon ve Genişleme başlıklı kitabını Türkçeleştirdik. 


Son çalışmalarımızdan biri de Şiddetsiz Erkeklik Atölyeleri El Kitabı başlıklı projeydi. Bu projeyle erkeklerin cinsiyet temelli şiddetle mücadeleye katılımını arttırmayı amaçladık. Biz ekip olarak hem çeşitli etkinlikler düzenliyoruz hem de ilgili literatürü Türkçeye kazandırmaya çalışıyoruz. Değişim ve dönüşüm için öncelikle sizin dediğiniz gibi erkeklik sorununu tanımlamak gerek, bu da hegemonik eril toplumsal yapının ve bu yapıdaki güç ilişkilerinin farkına varmak gerektiği anlamına geliyor. Ekip olarak bu bilinçle çalışıyoruz. 

Kadın Cinayetleri neden önlenemiyor, aksine giderek artıyor? 

Her gün hayatını kaybeden kadınlarla ilgili yeni bir haber düşüyor önümüze, fiziksel şiddet konusu Türkiye’nin acilen çözüme kavuşturulması gereken gündem maddesidir. “Eril şiddet” şeklinde bir tanımın kullanıma girmesi, kadın cinayetlerinin öznesinin ifadelendirilmesi bile zaman aldı. Erkeklerin fiziksel şiddet uygulamayı karşısındakine boyun eğdirmek için bir tür hak olarak görmesi, kültürün fiziksel şiddete dayalı bir eğitim anlayışını örtük de olsa onaylaması ve erkeklik normlarının gerekirse fiziksel şiddete başvurmak suretiyle bir tür iktidar kurma gerekliliği temelinde, eşlerine, kız kardeşlerine, çocuklarına “söz geçirme” modeli üzerine inşa edilmesi nedeniyle, eril şiddeti azaltmak, yaşayarak gördüğümüz gibi, yıllara yayılan çok boyutlu bir mücadele. Öncelikle, mücadelenin bireysel değil kolektif olması, dayanışma içinde büyütülmesi gerekiyor. Şiddet uygulamayı hak olarak gören erkeklik anlayışının değişmesi için önleyici müdahaleler geliştirecek politikaların yürürlüğe girmesi, erken yaşlarda bir zihniyet dönüşümünün amaçlanması gerekiyor. Cezai indirimler şiddet döngüsünü besliyor, hukuki uygulamaların yetersiz kaldığını görüyoruz. Zihniyet dönüşümünün ceza sistemi ile değil, hegemonik erkeklik olgusunun tartışılabileceği alanlar yaratılarak sağlanabileceğini düşünüyoruz. 

Kadınlara yönelik erkek kaynaklı şiddet, erkeklerin diğer erkeklere uyguladığı şiddetten bağımsız mıdır?

Eril şiddet, kadınlara, çocuklara, LGBTİ+'lara ve translara, ırka-dine dayalı ötekileştirmeler sonucunda diğer erkeklere de yöneliyor; hegemonik erkeklik olgusunun beslediği farklı şiddet türlerinin olması neden mücadelenin çok boyutlu olması gerektiğini de kanıtlar nitelikte. Devletin sadece sığınma evleri açılması ve korumaya veya nefret suçlarına ilişkin düzenlemeler gibi konularda değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesine yönelik eğitim politikaları geliştirilmesi ve farkındalığın yaygınlaştırılması konularında da destek sağlaması gerekiyor. 

İstanbul Sözleşmesi imzalanıp onaylanmıştı ancak uygulama konusunda büyük eksiklikleri mevcuttu.  Cumhurbaşkanlığı kararı ile Türkiye sözleşmeden geri çekildi ve gerekçe olarak bazı maddelerinin "aile bütünlüğüne zarar verdiği ve eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edildiği" ileri sürüldü. Siz sözleşme ve yaşananlar ile ilgili ne düşünüyorsunuz? 

İstanbul Sözleşmesi, erkek şiddetinin önlenmesine yönelik elde edilmiş en büyük kazanımlardan biriydi. Sözleşmeden geri çekilmek de, bazı sözde muhalif kesimlerin yaptığı gibi “zaten uygulanmıyordu ki” tarzı bir yaklaşım sergilemek de elbette ki kabul edilemez. 
Sözleşmeye ve sözleşmenin uygulamaya konmasını sağlayan 6284 sayılı kanuna yönelik tepkiler öncelikli olarak muhafazakâr kesimlerden gelmişti. Bu tepkilerin temeli sözleşmedeki bazı maddelere ve ifadelere dayanıyordu. Muhafazakâr bakış, sözleşmenin ayrımcılık karşıtlığını açıklayan 4. maddesinde geçen “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği” ifadelerine, toplumun bazı temel değerlerini yıkacağı veya onlara zarar vereceği argümanıyla karşı çıktı. Aslında yaş, cinsiyet, ırk, engellilik gibi ayrımcılığa sebep olabilecek pek çok kategorinin bulunduğu maddede cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliği ifadelerinin yer alması en temel insan hakları prensibidir. Bu ifadeler, temel insan hakları sözleşmelerinde geçen ifadelerdir. Tepkilere ve karşı çıkışlara dayanak olarak alınan bir diğer nokta, ilkiyle bağlantılı olarak, sözleşmenin aileyi hedef aldığı ve aile kurumuna zarar verdiği düşüncesi oldu. İstanbul Sözleşme aileden bahsetmediği ve bir aile tanımı veya dayatması yapmadığı halde, bu argüman yine özellikle muhafazakâr kesimler tarafından bir bahane olarak kullanıldı.

Sözleşmenin ev-içi şiddete odaklandığı ve başta kadınlar olmak üzere her tür ev-içi şiddetin önlenmesini esas aldığı görmezden gelindi. Bu iki temel dayanağın yanı sıra doğrudan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramına tepki gösteren, bu kavramın biyolojik cinsiyetten ayrı bir alana işaret etmesi üzerinden “sapkın” cinsleri desteklediğini savunan veya kadın-erkek eşitliğine inanmayıp bunu doğaya aykırı gören kesimlerin varlığından da bahsetmek gerekir elbette. Ulusal mekanizmalarda dahi toplumsal cinsiyete ilişkin uygulamaları reddeden bir yaklaşım, İstanbul Sözleşmesi gibi bir sözleşmeye ne yazık ki ta en baştan karşı çıktı. 

Bu tarz tepkileri sadece Türkiye’de değil, Polonya, Hırvatistan, Bulgaristan gibi ülkelerde de gördük. Bu ülkelerin dinleri farklı da olsa, hepsinde yine din temelli bir karşı çıkış söz konusuydu. Kimi ülkelerde ise, Çek Cumhuriyeti gibi, sözleşmeye uluslararası olmasından dolayı sıcak bakılmadığını ve benzer uygulamanın, hatta daha iyisinin, ülkelerin kendi yasaları tarafından sağlanabileceği argümanını duyduk. Hem ulusal mekanizmaların söz konusu şiddetle daha iyi baş edebileceği fikri, hem de başka ülkelerin de sözleşmeye itirazları olduğu vurgusu, Türkiye’de sözleşmeden geri çekilenleri destekleyenler tarafından sık sık kullanıldı. 

İstanbul Sözleşmesi’ne karşı tepkiler belirli kesimlerden gelmiş olsa da ve daha pek çok farklı gerekçelerle açıklanabilir dursa da, tüm bu tepkilerin altında aslında mevcut düzenin ve sistemin eril yapısının yattığını görmek gerekir. Özellikle Türkiye gibi Avrupa Konseyi’ne üye olup ataerkinin gücünü hala etkili bir şekilde gösterdiği ülkelerde bu tarz itirazları daha fazla görmemizin sebebi de budur. Erkekliğin yüceltildiği ve erkeklerin kadınlar üzerindeki üstünlüğünün etkin şekilde sürdürüldüğü bir coğrafyada toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik güçlü bir sözleşmenin ve uygulamanın yürürlüğe girmesi, elbette ki eril bakış açısına sahip kesimlerin tepkisini çekmiştir ve çekmeye de devam edecektir. Ancak bu tür insan hakları sözleşmeleri tam da bu sebeple vardır ve tüm tepkilere ve itirazlara rağmen hepimizin mücadelesi ve direnciyle sahip çıkılmalı, yürürlüğe konmalıdır.

Şiddeti sonlandırmak ve erkek kaynaklı şiddete karşı durmak için nasıl bütüncül bir çözümleme sunulabilir? En büyük eksik nedir?

Erkek şiddeti bireyleri bilinçlendirerek tek taraflı bir çaba ile sonlanacak bir durum değil elbette. Erkek şiddeti ile mücadelede devletin tüm organlarına, yasal yaptırımlara, eğitimin içeriğine, çocuk yetiştirme biçimlerine, işyerlerindeki erkek yapılanmalara ve bunun gibi erkek şiddetinin hem sistemsel hem bireysel olarak görünür olduğu yerlere bir bütün olarak bakmak gerekiyor. Toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli tüm şiddet biçimleriyle mücadele için aslında sıkı bir savunuculuk ağına; şiddetsizliğin ve eşitliğin ana akımlaştığı bir toplum düzenine ihtiyacımız var. Bu da dünden bugüne verilen eşitlik mücadelesi ile el ele gitmek durumunda. Çeşitli sivil toplum kuruluşları, üniversitelerin kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları birimleri, bu konuda çalışan akademisyenler ve bizim gibi inisiyatifler, erkek şiddetinin hangi alanlarda kendini göstermeye devam ettiğini ve bunun çözümü için sorumluluk sahiplerinin neler yaptığını-yapmadığını net göstergelerle tanımlayacak izleme ve değerlendirme çalışmalarına daha fazla yönelmeli. Özellikle STK’ların uluslararası sözleşmelerde istişare etme ve gölge raporlar sunma gibi güçlü mekanizmaları varken, Türkiye’deki erkek şiddetine dair yapılacak bu gibi raporlamalar (Türkiye her ne kadar İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilse bile) Türkiye’nin taraf olduğu pek çok uluslararası sözleşmede yaptırım uygulamak için araç olma potansiyeline sahip.

Bunlarla beraber elbette, erkek şiddeti ile mücadelenin erkeklerin kimliklenme süreçlerine yakından bakılarak da tartışılması gerekir. Buradaki toplumsal olgu, başlı başına erkekliği hem bireysel kimlik/benlik anlamında inşa eden, hem de bu benliği farklı toplumsal onay mekanizmalarınca kemikleştiren bir olgu. Bu nedenle yalnızca makro seviyede erkek şiddetinin toplumdaki sistemi devam ettiren gücüne değil, aynı zamanda mikro seviyede birey olarak erkeklerin erkekliği nasıl kazandığını ve bu erkekliği birey olmak için nasıl kullandıklarını da iyi anlamamız gerekir. Türkiye’de erkeklik, hatta adamlık mertebesine ulaşmak için erkeklerin ispat etmesi beklenen temel edimlerden biri de şiddeti gerektiğinde kullanabiliyor olmak ve dahası bunu yapabildiğini başkalarına gösterebiliyor olmaktır. Bu anlamda erkeğin birey olma mücadelesini şiddetsiz de kurabildiğimiz zaman bütüncül bir değişimden bahsetmek mümkün olur. Bu mücadelenin içinde çocukluktan başlayan sosyalizasyon süreçleri, ebeveyn ilişkileri, okullarda alınan toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına boğulmuş eğitim sistemi, erkek erkeğe arkadaşlık ilişkilerin gözden geçirilmesi ve belki de en önemlisi erkeklerin tüm bu alanlarda ve ilişkilerde duygu ifadesine teşvik edildiği ortamların yaratılması çok önemlidir. Birey psikolojisi açısından baktığınızda duygu ifadesinde bulunamayan ya da engellenen her birey bir noktada hem bireysel hem de ilişkisel anlamda olumsuz ve maladaptif tepkiler vermeye başlar. Bu nedenle özellikle genç erkek gruplarıyla çalışan STK’lar ya da çeşitli okulların oğlan çocuklarından başlayarak tüm erkekler için duygu ifadesine alan açan müdahale programlarına daha çok odaklanılması gerekir. 

Elbette tüm bunlar tek tek ya da ayrı zamanlarda gerçekleşecek mücadeleler değiller. Konuşmaya ve uygulamaya bir noktadan başlamak, paralel olarak diğer mücadelelerin de önünü açacaktır. 

Okuyucunun dikkatine:  İnisiyatife katkıda sağlayan araştırmacı ve aktivistler, ortaya koydukları çalışmalar ve çıkardıkları dergi ve el kitabı ile ilgili detaylı bilgilere sitesinden ulaşabilirsiniz, (Kazete Haber Merkezi)



Üye Ol



Üye Girişi