KİH-YÇ, Herkesi İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmaya çağırdı

 

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine yönelik girişimlere tepkiler sürüyor. Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği (KİH-YÇD) de İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasını kınadı.

22.07.2020
Yazı Boyutu:  
Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği'nden yapılan yazılı açıklamada. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen, Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekileceğine dair Cumhurbaşkanlığı düzeyinde beyan edilen niyetler karşısında şaşkınlıklarını dile getirerek "Amacı kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak olan İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkmak, kadın erkek eşitliğine, kadınların özgür ve eşit bireyler olarak toplumsal hayatta yer almalarına karşı çıkmaktır" dedi.

Derneğin açıklamasında, toplumun çok büyük bir kısmı kadına karşı şiddetle mücadelenin önemini kavrar ve sahip çıkarken, bir takım kadın düşmanı grupların İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtırma çabaları ve bu grupların yıllardır ürettikleri söylemlerin  toplumsal cinsiyet eşitliğine ve kadın düşmanlığını körüklediğine dikkat çekilerek  şu ifadelere yer verildi:

"Bu gruplar, nafaka hakkı başta olmak üzere kadınların Medeni Kanunla kazandıkları miras ve mülkiyet haklarının gaspı, çocuk istismarının evlilik yoluyla meşrulaştırılması gibi konuları savunmakta, kadınların özgür ve eşit bireyler olarak toplumsal hayatta yer almalarının güvencesi olan tüm haklarının ellerinden alınmasını talep etmekte, erkeklerin kadınların hayatları üzerinde karar verici konumda olmak istemektedirler. Bu gruplar tarafından ortaya atılan asılsız iddiaların devletin en üst kademeleri tarafından sahiplenilmesi Türkiye’nin anayasal bir hukuk devleti olarak kadın erkek eşitliğini sağlama, vatandaşları arasında ayrımcılık yapmama ve kadınları şiddetten koruma yükümlülüğünden vazgeçmesi anlamına gelmektedir."

İstanbul Sözleşmesi'nin 2011 yılında Avrupa Konseyi’nin dönem başkanı olan Türkiye’nin de çabalarıyla İstanbul’da yapılan Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında imzaya açıldığı ve Türkiye'nin hiçbir çekince koymaksızın Sözleşme’nin ilk imzacısı olduğu,  Sözleşme’nin yürürlüğe girmesiyle eş zamanlı olarak Türkiye’de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun çıkarıldığı, bu kapsamda Türkiye’nin her ilinde Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) kurulduğu, ALO 183 hattı devreye alındığı ve kadına karşı şiddetle mücadelede Sözleşme’nin çizdiği yol haritası uyarınca pek çok somut adım atıldığı hatırlatılan açıklamanın devamında  şu görüşlere yer verildi:

"Sözleşme’nin yapım sürecinde Türkiye devleti ve Türkiye kadın hareketi etkin olarak yer almış, AİHM tarafından Türkiye aleyhine verilen Nahide Opuz kararı sözleşmenin temel dayanaklarından biri olmuştur.  Sözleşme, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetle devletlerin etkin şekilde mücadele etmesi ve cinsiyete dayalı şiddetin ortadan kaldırılması için bütünlüklü bir yol haritası sunmaktadır... Sözleşme, kadınlara yönelik şiddetin bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık olduğunu ve şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayandığını, dolayısıyla şiddetin bitmesi için cinsiyetler arası eşitliğin sağlanmasının olmazsa olmaz olduğunu tespit etmektedir. Devletin, kadınlara yönelik şiddetle etkin mücadele edebilmesi için kadınları koruma, şiddeti önleme ve failleri cezalandırma mekanizmalarını etkin şekilde nasıl kuracağıyla ilgili somut öneriler getirmekle birlikte, tüm bu mekanizmaların devletin yapacağı eşitliğe dayalı politikalarla da desteklenmesi gerektiğini söylemektedir. Sözleşme ayrıca şiddetin ayrıntılı bir tanımını yapmakta ve sadece şiddeti fiziksel boyutuyla değil ekonomik, cinsel ve psikolojik boyutlarıyla ele almaktadır. Yani bir kadının çalışmasının engellenmesi, gelirinin elinden alınması, ekonomik olarak tüm imkanlardan mahrûm bırakılması da şiddet olarak tanımlanmakta, ya da sürekli hakarete, aşağılanmaya ve sözlü şiddete maruz bırakılması, taciz, istismar ve tecavüzle sindirilmeye çalışılması da şiddet biçimleri olarak ele alınarak devletin şiddetin tüm biçimleriyle mücadele etmesi gerektiğini öngörmektedir. Kadınlara yönelik cinsiyet temelli tüm şiddet biçimlerinin sona erdirilmesi için yapılmış bu sözleşmeye karşı çıkanlar, kadınların gerek kamusal gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkının korunmasına karşı çıkmaktadır.

SÖZLEŞMENİN YERLİ VE MİLLİ OLMADIĞI İDDİALARINA YANIT

KİH-YÇ, açıklanmasında İstanbul Sözleşmesi’nin yerli ve milli olmadığı  iddialarına ilişkin olarak da şu görüşleri paylaştı:
İddia sahipleri Polonya, Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkelerden örnek vererek, bu ülkelerin de bu sözleşmeden çekildikleri yolunda kamuoyunu yanlış bilgilendirmektedir. Bu devletlerden Polonya’da Sözleşme 2015’ten beri yürürlüktedir. Macaristan ve Bulgaristan’da ise Sözleşme imzalanmış ancak yürürlüğe girmemiştir.  Öte yandan, Avrupa Konseyi ülkesi olmayan Kazakistan ve Tunus gibi Müslüman ülkeler de Sözleşme’ye taraf olma niyetlerini Konseye bildirmiştir. Türkiye gibi Sözleşme’yi hem imzalamış hem de parlamentosunda onayladıktan sonra yürürlüğe sokmuş ülkelerden hiçbiri, amacı kadına karşı her türlü şiddetin ortadan kaldırılması olan İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmemiş ya da bu yönde bir karar almamıştır."

SÖZLEŞME'NİN EŞCİNSEL EVLİLİKLER VE LGBTİ+LARA ÖZENDİRDİĞİ İDDİALARI MANİPLASYON

Sözleşme’ye karşı çıkanların bir diğer argümanı olan “Sözleşme’nin eşcinsel evliliği savunduğu” ve “LGBTİ+’lara özendirdiği” iddiası da kadın haklarına karşıt kesimlerin Sözleşme’nin feshedilmesi için kullandıkları manipülasyonlardan biri olduğu kaydedilerek  "Sözleşme’de ne LGBTİ+ kavramı ne de eşcinsel evlilik tek bir kez bile geçmemektedir.  Sözleşme’de tartışmaya açılmak istenen, taraf devletlerin, şiddete maruz kalan kadınları korumaya yönelik tedbirleri hiçbir ayrımcılık yapmadan, şiddete maruz kalan herkese eşit olarak uygulaması gerektiğine dair ayrımcılık yasağı ilkesidir. Bir başka ifadeyle Sözleşme, kadınlara yönelik şiddetle ilgili alınacak tedbirlerin herhangi bir kimlik veya statüye dayalı ayrımcılık yapılmadan alınması gerektiğini savunur. Çünkü her insan kimliği veya statüsünden bağımsız olarak insan olarak doğduğu için, başta yaşam hakkı olmak üzere temel haklara sahiptir ve şiddete yönelik tedbirler istisnasız tüm kadınlar için alınmak zorundadır. Söz konusu ayrımcılık yasağı, evrensel insan hakları hukukunun en temel ilkesi olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası uyarınca da devletin asli yükümlülüklerinden biridir" denildi.

Türkiye’de kadınlara yönelik şiddetin yakıcı bir toplumsal kriz haline geldiği vurgulanan açıklamada daha sonra şöyle denildi:

"Bu ülkede her gün kadınlar sadece kadın oldukları için en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülmekteyken, Pınar Gültekin'in yası hala sıcak, Emine Bulut’un “yaşamak istiyorum” çığlıkları hala kulaklarımızdayken, çocukların cinsel istismarı bir türlü önlenemezken, Türkiye’nin amacı kadınları şiddetten korumak olan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açarak Sözleşmeden çekilmeyi gündeme taşıması en basit ifadeyle  devletin kadına yönelik şiddete ilişkin kadından yana yer almaması, şiddetin karşısında durmaması, kadına yönelik şiddeti devletin mücadele etmesi gereken bir konu olarak görmemesi anlamına gelmektedir. İmzaladığı sözleşmeler gereğince değil, kendi anayasası gereğince devletin asli yükümlülüğü, kadın erkek eşitliğini hayata geçirmek ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak için somut adımlar atmaktır. Toplumun büyük kesimlerince sahip çıkılan İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanmasını sağlamak, kadınların yaşam haklarını tarikatlar ve kadın düşmanı grupların suni gündemlerine konu etmemektir. Aileyi İstanbul Sözleşmesi değil, kadına yönelik şiddet dağıtır.

İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak, eşit, özgür ve adil bir ülkede yaşamayı isteyen herkes için çok temel bir meseledir. Tüm toplumu sözleşmeye ve geleceğimize sahip çıkmaya çağırıyoruz!" (KAZETE HABER MERKEZİ)








 

Üye Ol



Üye Girişi