Dirilen şehrin hikayesi

29.10.2010 736

Elimde bir kitap havaalanına gidiyorum…Kitabı arkadaşımın makam odasında alınca içime bir sevinç yayıldı. Az sayfalı kitaplar beni, yıllar önce duyduğum bir sözden ötürü hep çeker.  “Yazdığı kitap da kitap olsa 158 sayfa; sekizi yayın evinin reklamı...” Elimdeki kitap 62 sayfa 11 sayfası ünlü çizerimizin desenleri…Alana geldim, uçuş kartımı aldım, birkaç dakika içinde uçağın bir saat rötar anonsunu duymak keyfimi kaçıramadı. Çayımı aldım, sakin bir koltuğa oturup kitabımı okumaya başladım: “1906’da yedi kişilik bir grup Paris yakınında bahçeli bir eski konağa yerleşip içinde matbaa kuruyorlar, kendilerinin, başkalarının kitaplarını kendileri dizip basıyorlar, Abbaye (Tekke) adını verdikleri bu konak birçok yazar ve sanatçıların uğrağı ve eserlerini göstermek yeri oluyor.”  İlk işleri giriş kapısına Rabelais’in şu mısralarını asmak oluyor:“ Bu kapıdan girene hoş geldin deriz.………… Bir sığınak, bir kaledir burasıDünyayı saran kötülüklere karşı.Yalana dolana yer yok burada.Gel, gerçek bir inanca katılmaya.Bunun altında da:Sizler girmeyin buraya, softalar,Sivri akıllı bunaklar,Koca göbekli asalaklar…” Yeni tanıştıkları genç politikacı Henri Martin onların tasarısını dinledikten sonra etkileniyor ve bir matbaayı satın alıp onlara veriyor. Herkes evinden bir takım mobilyalar getirerek; ortak çalışıp hür yaşayan insanlar bir araya toplanıyor.Kitabın yazarı Jules Romains’e göre insanlar tek başına, birbirine doğru kayan yıldızlar gibidir. Bazen buluşup büyük bir aydınlık yaratır sonra her biri bir yere kayar gider. Yazarın ‘Dirilen Şehir’ kitabındaki kahraman kasabada gördüğü en büyük apteshanenin bir halasına girip mermer duvarına şöyle yazıyor:“ Varlıklılar çalışanların sırtından geçinir: Tükettiği şeye karşılık hiçbir şey üretmeyen kişi toplum hayatında bir asalaktır.”Çünkü gezdiği kasabada ‘ne bir yaratıcı soluk, ne bir makine homurtusu, ne bir atölye gürültüsü…’ duymaz. İşte o gün o yazıyı yazar. O günden sonra o yazıyı okuyan insanların düşünce yapısı sarsılır. Ezberler bozulur. Sonra bir şehir nasıl dirilirin inanılmaz öyküsü okuyanı sarsar.O sarsıntıyla uçağa bindim. Cam kenarındaki koltuğuma oturdum, kemerimi bağladım. Ülkemdeki siyasileri, sivil toplum örgütlerinin yöneticilerini ve insanlarımızı düşünmeye başladım:Gözlerimden binlerce yüz geçti…Bizde hangi genç siyasetçi bir grup insanın yaratıcı bir tasarısını dinler ve yaşama dönüştürür, ekonomik katkıda bulunur. Hangi siyasetçi, sivil toplum yöneticisi böylesi dirilten, üreten bir eylemi destekler…Sivil toplum örgütlerinin başkanları temsil ettikleri kitlelerin çıkarlarından çok kendi çıkarlarını düşünürler. Başkanı oldukları örgütlerin varlık nedenlerini, değerlerini unutup,  kendileri için sıçrama tahtası olarak kullanırlar. Siyasi partilerde, sivil toplum örgütlerinde erkek egemen bu yapı erkek egemen bir görünüm sergiler. Kadın adeta yok sayılır.Genç de… Üstüne üstlük gençlik ve güzellik kusur olur. Üreten insandan korkarlar. Üretene, yaratana, diriltene düşman olurlar. Oysa kadının birikmiş potansiyeline, sözüne, sesine kulak verse kendini iktidara taşıyacaktır. Bir örgütün programı, tüzüğü ne kadar demokratik olursa olsun, onu toplumun gözünde var eden, saygın kılan, sevilmesini sağlayan görünen yüzü, yansıyan fotoğrafıdır…    Bu fotoğraf hızla değiştirilmezse; üstüne yapışan fotoğrafla daha çok yaşar… Dirilen şehirleri, üretken ruhlara sahip insanlar yaratır…