Kentin ve Edebiyatın Aşkı...

01.07.2009 863

Kentin ve edebiyatın aşkı tarihe tanıklıktır. Ve zor iştir kentli olmak.  Kimi doğduğu kim de doyduğu kentte kenti tanır. Kentli olmanın erdemlerini yaşayarak kavramaya özen gösterir. Bir insan yaşadığı kentle nasıl bütünleşir. Bir yazarın kalemine kent nasıl dolanır? Nasıl kent yazıncısı olunur? Tüm bu sorular kentli olunca yanıt bulur.Yazma eylemine kent yazıncısı olarak başladım…Yıllar kent yazıncılarının başarılı yapıtlarını okuyarak geçti. Bu merak ve eylemim bugünde sürüyor,  onların anlatımları ile kentlere yolculuk ediyorum. İlk kent yazıncılığına başkentin yoksul diliminden başlamak ödüller getirdi. Ankara önceleri kent içinde kentler barındıran bir kentti. Sonra anakent oldu… İlk tanıdığım, yaşadığım kentti Ankara. Yıllar sonra Ankara’dan başka dünya kentlerine ulaştım. İlk aşkım ilk kentim olarak ona ihanet etmeden başka kentler sevdim. Onu incitmeden bu sevdaları yazdım… Onun isminin yazılı olduğu kirli tabelayı hep özleyerek başka kentlere koştum.  Kent yazıncılarının kitaplarından ölümsüz kentler okudum.  Gördüm ki, her yazarın sadece bir kent yaşar kalbinde… Yıllar geçince anladım ki Ankara’yı seviyorum. Bu kentle kopmaz bağlarım, silinmez anılarım var. Ankara’yı özlüyorum. Kenti yazmak tarihe tanıklık etmektirBir sokağın, mahallenin ve kentin dokusuna ne çok insan öyküsü siniyor. Kentlilik bilinci kolay edinilmese de her insanın yaşadığı kentle silinmez bağları, anıları oluşuyor. Kenti yazmak tarihe tanıklık etmektir. Son yıllarda sözlü tarih çalışmaları ile yeni kent yazıncıları her geçen gün yapıtlarıyla ses veriyorlar. Kent yazıncılarının sayıları hızla çoğalıyor. Bu çoğalmanın sonucunda gelecek kuşaklara kentlerin tarih çalışmaları armağan kalıyor sanki…Nedim Gürsel, Paris’inde o kentin gizini açıklıyor:‘‘Paris i anlatmak, onu tanımlamak güç… O, ait olduğu ülkeden ayrılıp, kendi başına nefes alabilen, ruhu olan bir kent. Nedim Gürsel, sevdalı olduğum kentlerden Paris’i Nazım Hikmet’in şu şiiri ile aktarmayı unutmuyor: ‘‘Hangi şehir şaraba benzer?/Paris/ İlk bardağı içersin buruktur/İkincide dumanı vurur başına,/Üçüncüde mümkünü yok/Masadan kalkmanın/Garson bir şişe daha getir!/Ve artık nerede olsan, nereye gitsen/Paris in ayyaşısın iki gözüm. Demir Özlü, "Stockholm Öyküleri”nde kenti ve kafelerini çok güzel anlatıyor. İkinci kez gittiğim, gezdiğim, tanıdığım Stockholm’e sevdalandım. Selma Lagerlöf’ün “suda yüzen şehir”i Stockholm benim adalar ve nehirler kentim. Stockholm’ün 332 ada üzerine kurulu sularla çevrili dünyanın en özgün kentlerinden biri. Kenti birbirine bağlayan 191 köprünün üstünde kâh arabayla kâh yaya geçtim.Stockholm bizim aydınların gönüllü sürgün kenti.Stockholm’ü tanıdıkça, sevdikçe üç gönüllü sürgün dostu kıskandım. Mehmed Uzun, Zülfü Livaneli, Kemal Burkay…Kent yazını kenti ölümsüz kılandır. Ankara için şair Ali Cengizkan; “ Ankara düşler kentidir” derken, Ankara’da düş kurmadan yaşanmazı anlatıyor. Gerçekten de Ankara’da düş kurmadan yaşanmıyor…Kızılay’da, gar’da, otobüs terminalinde bir banka oturup kente gelenleri seyre dalsanız inanılmaz insan tiplemeleri ile karşılaşırsınız. Kenti kent yapan içinde yaşayanlardır. Kentle bütünleşmek kente verdiklerimizle ilintilidir. Kent insanı geliştirir. Kentli olmak ayrıcalıklı olmaktır. Çünkü kentlilik bilinci insanı yurtsever, doğasever, hayvan sever, insan sever yapıyor.Kentlilik insana onurlu duruş sergiletiyor…