UNUTMAK

02.11.2014 899

 
“Unutulduk mu?”
Ne kolay bir soru…
Oysa orada duruyorsun..
 
Gelişin, bakışın sözlerin çok taze, yeni açmış bir gülün mahcubiyeti gibi..
Unutmak mı? Unutmak… Bu sözcük üzerinde bir yolculuk başladı bende; elimdeki kitap gizini yitirmesin diye kapattım. Sonra unutmak sözcüğüne yoğunlaştıkça yoğunlaştım. Unutmak istediğim şiddete uğrayan kadınların kendi kısa izi uzun kısacık öyküleri, iş cinayetlerinde ölen çocuk işçiler, işçiler ve sınırlarımızda süren savaş…
Çok azdır unuttuklarım...
İstesem de insanları unutamam…
İnsan unutulur mu?
Eskir mi? 
Kirlenir mi?
 
Unutmak sözcüğü yapay Venedik yaratmak için nehrin yolu değiştirilerek yapılan  su kanallı şehri aklıma düşürdü. Gondolla İspanyol göçmenlerinin çokça yaşadığı Amerika’nın büyük şehirlerinden San Antıo’u geziyorum. At nalı şeklindeki yapay nehir yolu River Walk’ta gondola bindim. Nehirde gezerken bir ara düşlerimde tüm gondolu boşalttım. Bir ben bir de gondolcu kaldı. Nehrin iki kenarına dizilmiş kafelerde İspanyol müziği taşıyor. İspanyol müziğini sevmeme karşın; o yıllarda yüreğimi kıpır kıpır eden türkü dilimde, en yüksek sesle söylemeye başlasam:  “Bahçada yeşil çınar/Boyun boyuma uyar/Ben seni gizli sevdim/ Bilmedim alem duyar” Ansızın söylenen türküyle, gondolcu gondolu daha bir ahenkle kullanıp kanalları aşmaz mı?
Bu şehirde bu su kanallarının seyrinde gondol sefası yaptığım o  gondol sürücüsü ile kalsam. Seçimim olmayan yaşamların yüklerini, bu yorgunluğu yaratan anlamsız  kutup yıldızlığını, yaşadığım ülkenin insana değer vermeyen yönetim anlayışını o büyüdüğüm şehirde bıraksam ve kendi kendime sorsam:
Nedir özgürlük?
Ardına bakmadan gitmek değil mi?
Hiçbir uğraş insanı bir işyerine, bir şehre, bir kuruma tutsak kılamaz. Burada da iş bulur çalışır, çalışanların varsa  sendikasına üye olur yoksa çalışanları örgütlerim. Örgütlenmek için bir ülke, o ülkede yaşayan insanlar, çalışma yaşamı ve örgütlenme kültürünü anlatan dil yeterlidir. Dünyanın neresinde olursan ol örgütlülüğün özü, ilkeleri aynı değil mi?
Düşlerinde özgür insanlar gibi özgürce düşümün atına atlayıp dörtnala sürüyorum.  Bu gondolcunun yanında yaşamı tüketmeye gelen kadınlardan bir kadın olsam. Bu düşünceden hemen asla olamam diye vazgeçiyorum.
Direnen bir kadının güzelliğinden bir erkeği yoksun bırakmak ona verilen en büyük ceza değil midir?
Onun, bensiz olduğu anlarda da düşlerini süslememin sadece tensel güzellik  değil benimle söyleşmesinin, direnen kadının hakkını teslim etmese de duruşu ile gizli gizli gönenmenin “benim kadınım direnen kadındır!” diyebilmesinin güzelliği anlatılmaz yaşanır. “Bahçalarda gül varı/Var git ellerin yari/Sen bana yar olmazsın/Yüzüme gülme bari” Sanki gondolcu bu dörtlükte onunla oynaştığımı, onu düşlerime meze ettiğim anladı. Yüzü biraz düştü. Bu da tüm erkekler gibi her şeyiyle teslim olan kadınları mı seviyor ne? 
Oysa her şeyiyle insan erkeği de olsa teslim olur mu?
Erkekler teslim olan kadını seçselerde direnen kadına özlemleri içlerinde deniz feneri gibi yanar durur. Direnen kadın uzaklaştıkça özlenen; yakınlaştıkça özlemi büyüyen kadındır. Direnen kadının sevdasıdır o erkeği herkesten farklı kılan. Direnen kadın deniz fenerinin ışığına duyulan özlem gibidir...
Unutmak mı?
Yanıtı o çok sevdiğim Çukurovalı şair Salih Bolat veriyor yine: 
Orada duruyorsun
kuşlarla dolu bir ağaç biçiminde
tuz var alnında deniz koşuyor
ayak izlerinin ardı sıra, kumsalda
güneş gizlice ağlıyor
kayalıklarda
orada duruyorsun
karayel tanığıdır, lodos
gökyüzü, bulutlar
şu yalnız
Albatros.