Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr

songulsallangul@yahoo.com


03.09.2017
1908
7
Yazı Boyutu:    
Son günlerde muhalefeti ve iktidarıyla en çok tartışılan kavramlardan biri adalet. Solundan sağına, feministinden milliyetçisine, İslamcısından Kemalist’ine, çevrecisinden insan hakları savunucusuna herkes tartışmanın içinde. Ama herkes farklı bir boyuttan ve kendi açısından bakıyor adalete. Bu çerçevede kadınların hak talepleri siyasal İslamcılar tarafından “Eşitlik mi? Adalet mi?” karşıtlığına dönüştürülebiliyor. Hatta kendini mütedeyyin olarak tanımlayan ve politika süreçlerine katılan, paydaş olan kadın örgütleri “eşitlik değil, adalet” sloganıyla iktidarın çalışmalarına destek vermekteler. 

Adalet kavramının teorik altyapısı, 1970’lerin ünlü adalet teorisyeni John Rawls ile yeni bir boyut kazandı. Rawls, adaleti, “hakkaniyet olarak adalet” olarak ele aldı ve adaletin birincil amacının her yurttaşın temel hak ve özgürlüklerden hakkaniyetli olarak yararlanabilmesi olduğunu ileri sürdü. Burada söz edilen hak ve özgürlükler, düşünce ve vicdan özgürlüğü, siyasal özgürlükler, katılım hakları, örgütlenme özgürlüğü gibi hak ve özgürlüklerdir. 

İkinci amaç ise,farklılık ve hakkaniyetli fırsat eşitliği ilkesine öncülük yapan demokratik eşitlik anlayışıdır. Eşitlik talebi, sosyo-ekonomik eşitsizliklerden/farklılıklardan kaynaklanır ve“hakkaniyet olarak adalet” ilkesi gereği eşitlik ilkesi toplumun en az avantajlı kesimlerinin en fazla faydasına işleyecek şekilde uygulanmalıdır.Bu yorum, devletin, herkesin hakkaniyet esası üzerinden muamele görmesini ve faydalanmasını sağlayacak şekilde gerekli önlemleri almasını gerektirir. 

Muhafazakâr sosyal bilimciler ve kadın hakları savunucularına göre farklılığın kaynağı fıtrat kökenli cinsiyet olgusunda yatar. Kadın ve erkek olmak ile kadınlık ve erkeklik yaratılış gereği aynı şeyler olarak görülür. Oysa cinslerin biyolojik, anatomik-bedensel cinsiyet farklılığı, “kadın-erkek” olmak iken, “kadınlık ve erkeklik”lik başka bir şeydir. Buna toplumsal cinsiyet denir. Kadın ya da erkek olmanın öğrenilen kültürel ve toplumsal bir gerçeklik olduğu düşüncesine dayanır ki, çoğu siyasal İslamcı bu olguyu görmezden gelmektedir.
Yine Rawls’ın kabul edilebilir farklılıklar olarak kastettiği bireysel yetenekler, bizdeki İslamcı siyasetçiler ve sosyal bilimciler tarafından fıtrata dayandırıldığından,bir eşitsizlik kaynağı olarak görülmez. Kadınların doğurganlığı üzerinden annelikle tanımlanan kadın kimliği, özel alanda ve aile ile birlikte düşünülür. Çocuk ve yaşlı bakımı ve ev sorumlulukları kadınların yaradılış yetenekleri olarak kabul edilir. Bu nedenle kadınların ev dışında tanımlanması ya da konumlanması fıtrata aykırı olarak görülür. 

Erkeklerin ise, yönetmeleri, aile reisi ve otorite olmaları,evin kazancını sağlayan ve itaat edilmesi gereken kişiler olarak saygı görmeleri ve aile üyelerinin terbiyelerinden sorumlu olmaları yaradılış yetenekleri (!) olarak görülür. Böylece cinslerin farklılıklarının eşitsizlik yaratmadığı temelinde eril bir cinsiyet hiyerarşisi kabul edilir ve meşrulaştırılır. 

Dolayısıyla kamusalın adamı olan erkeğin, yönetme ve adalet dağıtma yeteneği bağlamında, adil davranması beklenir. Bunun bizdeki karşılığı mütedeyyinlik adına, erkeğin yaratılış yeteneği olan ve bu nedenle de devleti yönetmesi adalet dağıtması beklenir. Ancak adalet, bizdeki toplumsal cinsiyet temelli uygulamalarda ataerkil ve geleneksel muhafazakâr anlayışla işlemektedir. Nitekim kadına yönelik şiddetle mücadelede “erkek adam dövmez” ya da “pembe otobüs” türü uygulamalarla adaletsizlikler daha da pekiştirilmektedir.Kadınlara annelik üzerinden tek kimlik giydirerek, engelli ve yaşlı bakım maaşı ve dul kadın aylığı gibi ya eril devlete ya da geleneksel aileye bağımlı hale getirilmekte, kadın yönelik şiddet ve taciz maruz görülebilmekte. Kadınlar adeta adaletsizliğe mahkûm edilirken, şiddet süregenleştirilmekte.

Üstelik pozitif hukuk kuralları ve toplumsal vicdan da ayaklar altına alınmakta. Caydırıcı cezalar gerekirken cezasızlık artmakta. Erkek hemcinslerine adalet dağıtan yargı, ceza indirimleriyle erkek şiddetini aklamakta…

Gerçekten adalet birilerinin; güçlünün, zenginin, erkeğin, son dönemlerin egemeni olarak kendini gören mütedeyyinin, kendi çıkarına, yorumuna ve merhametine terk edilebilecek bir şey midir? Eşitlik olmadan adaleti sağlamak mümkün müdür?


yabanci dizi izle, canli bahis, canli casino, bahis siteleri, guvenilir bahis siteleri, tipobet365, tipobet, 

Üye Ol



Üye Girişi