Zerrin Toprak Karaman

Prof.Dr, Dokuz Eylül Üni. İİBF.

zerrintoprak@gmail.com


06.03.2020
1132
3
Yazı Boyutu:    

Sözlüklerde (örneğin Oxford Dictionary) , “homeland” ve “mother land” birbiri yerine, bir kişinin “orijin ülkesi” veya “yurdu” gibi tarif edilerek kullanılmaktadır ve bazı ülkeler için anlaşılabilir bir tanımlama olabilir. Ancak göç ile oraya, buraya savrularak yerinden edinmişler için bu kadar kolay bir tanım yapılamamaktadır.  Bu yazıda  ‘homeland’ kelimesi, kendisine barınma, yaşama ve yaşam kalitesi standartlarına sağlıklı erişme imkânı sağlayan ve artık yurt kabul edilen yer olarak kullanılmaktadır. Motherland ise duygusal ilişki içinde olduğu ve ilk yurt kabul ettiği “ata toprakları” için kullanılmıştır. Bu tercihte Türkçe tarih eğitiminde de yaygın kullanılan “Türklerin anayurdu (motherland),  Orta Asya’dır’’ kalıbından yola çıkılmıştır.


Farklı konularda ancak ağırlıklı olarak siyasi tehditler veya iklim değişikliklerinin yol açtığı doğa kaynaklı afetler gibi birçok itici neden,  son yıllarda giderek artan miktarlardaki nüfusun, bulundukları bölgeleri gönülsüz terk ederek bir ülkeden diğerine yasal veya yasadışı geçmesine yol açmaktadır. İnsan kaynaklı afet tanımı içinde değerlendirilen bu “düzensiz ve hukuk dışı göçler” sadece aile ve kan bağı ile sınırlı küçük grup hareketliliği değildir. Büyük miktarda etnik gruplar da dış göç olarak, kitle hareketleri kavramı içine alınabilecek boyutlarda nüfus hareketliliğini gerçekleştirmektedir. 

 

Çoğu araştırmacıya göre globalleşme; ulusal topraklar ve belirli bazı bölgelerin kimliklerinin dönüşmesine ve sembolik anlamlar taşımasına yol açmaktadır. Oysaki siyasi nedenlerin ortaya çıkardığı göçlerde yerleşikler, bireysel hak ve özgürlüklere yönelik tehlike doğduğunda veya tehdit algıladığında “karşı harekete” geçmektedir. Hatta bazı örneklerinde (Rusya, İran gibi ) ülkeler, genellikle kendi topraklarında öteden beri yerleşik toplulukları bile,  tıpkı dış göçle ülkesinde yerleşmek isteyen gruplar gibi benzer nedenlerle “ekonomi ve refah durumlarına, kültürel ve dini değerlerine, sosyal düzenlerine ve siyasi istikrarlarına bir tehdit olarak” gördüğünde kolaylıkla reddetmektedir.

 

Türkiye “red” konusunda, görülen o ki “zayıf” kalmaktadır. Sürekli oldubitti karşısında bırakılmaktadır.  Son on yılda, Türk soylu olmayan ayrıca yaşam kalitesi göstergeleri yönüyle, gelişmiş de sayılamayacağı ülkesinin nüfusu ağırlıkla “Müslüman” olan devletlerden,  dalga dalga gelen göçlerle Türkiye, adeta bir barınma yeri (homeland) haline gelmektedir. Özellikle Irak, Suriye gibi ülkelerden gelen gruplar Türkiye’nin iktisadi durumunu, ulusal çıkarlarını olumsuz etkileyecek şekilde büyük rakamlardadır. Tam da bu günlerde yeni bir olgu olarak, Ağustos 2019’da Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin yayınladığı listede bulunan 1,9 milyon aniden vatandaşlarından ve tüm haklarından men edilip derhal sınır dışı edilmekle tehdit ettiği dikkati çekmektedir. Her gün bu ülkede yaşanan gerginlikler ve zulüm basın yoluyla kamuoyuna fark ettirilmektedir. Hindistan gerginliği, geçmişten bir anımı bugüne taşımıştır.  

 

2000’li yıllarda Bremen (Almanya) şehrinde düzenlenen bir akademik toplantıda, Türkiye’de kırdan kente göç üzerine bir sunum yapıyordum.  İsrail’den bir “Musevi” konuşmacı bana, ‘iklim değişiklikleri nedeniyle denizin yükselmesi bağlamında, size Hindistan, Pakistan gibi vb ülkelerden Müslüman grupların,  “din ortaklığı” nedeniyle gelme olasılığına karşı stratejiniz nedir’? tarzı bir soru yöneltti. Ben o anda “bilmediğimi” söylemiştim. Esasen o yıllarda iklim değişikliği konuları bu kadar etkili bir “politik iklime” sahip değildi. Kamu politikalarında da pek yer bulmuyordu.  Bu konuşma, “..sen nerdesin, dünya nerde gibi bende bir silkelenme”  yarattı. Kendisine müteşekkirim.

 

Nihai tahlilde, Türkiye sınırlarına doğru bombalanarak, olmadı namlu ucunda barbarca sürüklenen“Müslüman” grupların, global ölçekte planlanan bir senaryo çerçevesinde zorunlu göçe zorlandığı düşünülebilir. Ortada,  kendi ülkesinden ölüm korkusu ile kopup gelen bir aile tablosu vardır. Tamamen farklı kültürel özellikleri sahip bu gruplar, ayrıca iletişim zorlukları ve ekonomik nedenlerle kapalı topluluklar oluşturmaktadır. Yine adeta bir gizli ajanda içindeymiş gibi, tüm ekonomik kısıtlara karşın, Türkiye’de aşırı çoğalarak ya da çoğalmaları teşvik edilerek, sayısal dağılımı kendi lehlerine değiştirmek için özel gayret içinde görünmektedirler. Sahada yapılan sosyal araştırmalarda, göçle gelen kadınların her yıl neredeyse doğum yaptıkları, doğum yapmak istememeleri halinde de “aile içi şiddet” gördükleri olgusu karşımıza gelmektedir. Geçmiş yıllarda diğer ülkelerde görülen sen “beş”, ben “altı” kaç çocuk yarışına Türkiye’nin girmesine izin vermemek bir yana, Ülkemizde,  çok yönlü sorunlara fırsat verebilecek ve tehdit yüklü özelliğiyle toplumsal huzuru ve yaşam kalitesini bozabilecek özellik taşıyan dış göç konusunun, disiplinlerarası katılımcı bir anlayışla incelenmesi önemlidir. Dış göçün farklı tiplerinin bugün ve sürdürülebilir gelecek için “kamu politikalarının temel konusu olması” gerektiği hususuna özen gösterilmesi gerektiğini hatırlatarak,  toplumun da bu beklenti içinde olduğu hususunu paylaşmak isterim.

 

 


Üye Ol



Üye Girişi