Zerrin Toprak Karaman

Prof.Dr, Dokuz Eylül Üni. İİBF.

zerrintoprak@gmail.com


03.09.2011 - 03:00
376
Yazı Boyutu:    
Her şeyde öyle bir sınır vardır ki, bir şey o sınırın bu yanında ve hemen öbür yanında doğru olamaz (Horatius)Yoksa anlamlandıramayan yorumcular mı demeliyiz? Mantıksal analizler çerçevesinde yorum-anlam ilişkisinde “anlam” öncelikli olup yorumun boşlukları doldurmada anlama yardımcı olması beklenmektedir. Ancak insanların tembelliği ve aceleciliğinin, hatta buna bilgisizlik faktörü de eklenebilir, “yorumlamaları” öne çıkardığı sıkıntılı gündemlerde sıklıkla dile getirilmektedir. Aslında anlam ve yorumun her ikisinin de rolünün farklı olup, yorumun asla anlamlandırmanın yerini almaması konusuna dikkat çekilmektedir. Oysa uygulamada öyle olmamaktadır. Aydınlık ve karanlığın birbirini sürekli takip etmesi hatta aydınlık dönemlerde, sürelerin kısalığının başlıca görünür etkisinin “anlam ve yorum” birlikteliğindeki aksamalar olabileceğini düşünmekteyim. Umberto Eco, “Yorum ve Aşırı Yorum” adlı çalışmasında, “bir metnin aşırı yorumunu ayırt edebileceğimizi ve ettiğimizi …yorumun potansiyel olarak sınırsız olmasının bir amacının bulunmadığı ve kendi başına buyruk akıp gittiği anlamına gelmediğini” de ısrarla belirtmektedir. Belirtilen tespit ise, ölçülü olma, sınırların ve ölçünün içinde olmanın önemini ortaya koymaktadır.  Bilgi ise geçici bir öğrenmeye indirilmeyecek kadar değerli olup, bilgi ağlarının genişlemesi ise “doğruluğunun herkes tarafından bilinmesi” konusuna doğal olarak bizi yönlendirmektedir. Bu tartışmaların aslında normatif kuralların belirlenmesinde olduğu kadar toplumsal diyalog açısından da önemi bulunmaktadır. Oysa uygulamada analizlerde her ikisine birlikte yer verilse de, ontodolojik(doğa felsefesi)  yaklaşımlar,  epistomolojik(bilimsellik) yaklaşımlarının önüne geçmeye başlamıştır. Bu olgunun nedenini bilimsel araştırmaların güvenirliliği ile birlikte de değerlendirmek gerekmektedir.Yorumlandırma ve anlamlandırma bütünlüğü üzerine şu deyiş içeriğini sizlerle paylaşmak isterim. Orta eğitimimiz sırasında Cenap Şahabettin (1870–1934) tarafından dillendirildiği öğrendiğimiz, şimdilerde Friedrich Nietzsche’in(1844–1900) sözlerine gönderme yapılarak yorumlanan “Yüksek tepelerde kartallara da yılanlara da rastlanabilir. O zirvelere birisi uçarak, diğeri sürünerek gelmiştir” sözü “doğru anlamlandırma” konusu için iyi bir örnek olabilir. Özdeyiş olarak tanımlayamayacağımız bu anlatım; kartal  “rahatlıkla uçarak zirveye erişebilirken, yılan için izlenebilecek bu yol imkânsızdır ve zorlukla ancak sürüne sürüne zirveye varabilir ve bu yüzden de daha çok çaba harcamıştır” yönünde yorumlanabildiği gibi, kötü(yılan) ve iyi(kartal) simgeleri ile ilişkilendirilerek “bir kartal gibi onurlu veya bir yılan gibi sürünerek el etek öperek, elde edilen mevkiler” üzerine yorumlar geliştirilebilmektedir. Esasen doğa etiği ve çevre dengesi ile de ilgilenen bir akademisyen olarak, yılan ve kartaldan birine veya diğerine yüksek ya da düşük ödül değer veremeyeceğimi de bu vesile ile belirtmek isterim.  Sözün kaynağı “düşünür” ve felsefenin temel amacı da bir konuya farklı bakabilme yolunu öğretmek ise, bu konuda tek başına yılan ve kartal üzerinden değil ancak etik değerler üzerinden ve “uçma” ve “sürünme” fonksiyonları ile ortam bütünlüğünde duruma göre farklı yorumlar yapılabilir. Ünlü Romalı şairin( M.Ö.65 - M.Ö.8) yıllar öncesinden dikkatimizi çekmeye çalıştığı,  bir konunun çizginin bu tarafında doğru iken, hemen öbür tarafında yanlış olamayacağı değerlendirmesini akılda tutmak yerindedir. Sevgili dostlar, sizleri anlamlandırmaya dayanan yorumlamalarınızla baş başa bırakıyorum.*DEÜ. İİBF. Öğretim üyesi. Prof. Dr.

Üye Ol



Üye Girişi