Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr. Sosyal bilimci

songulsallangul@yahoo.com


19.12.2020
753
6
Yazı Boyutu:    

12 Aralık 2020 tarihinde Çatlak Zemin internet sitesinde Nazlı Karabıyıkoğlu “Biz, bizlere yaptıklarının taciz olduğunu anlayıp, kendimize bile söylendik” başlıklı bir yazı yazdı. Son günlerin önemli tartışma temalarından biri olan bazı erkek yazarların genç kadın yazarlara yaptıkları cinsel tacizlere üzerine bir yazı yazdı. #MeToo hareketinin bir benzer niteliği örneğini oluşturan bu yazı, aslında pek çok kadının bu ülkede yaşadıkları istismar deneyimlerini saklamak zorunda kalmasının nedenlerini irdeliyor. Kadın olmanın susmak ve sesiz kalmak gerektiğini öğrenmenin bir deneyiminin artık sesli hale gelen çığlığı. Öyle ya kadın olmayı öğrenmek demek, erkeğin karşısında ne yaparsa yapsın sesiz olmak ve kalmanın gerekli olduğunu öğrendiği bir deneyim. Sevgili Nazlı da, yazar olma deneyimi sırasında Türkiye’nin Kafkası olduğunu düşündüğü bir yazar tarafından yapılan taciz öyküsünü anlattığı bir yazıyı yazmış. Yaşadıklarının onun kişiliğini nasıl derinden etkilediğini, nasıl kendisiyle hesaplaştığını anlattığı bir acı deneyim artık sesli çığlığı, tam 12 yıl sonra gelen bir çığlık.

Benzer deneyimleri pek çok kadın yaşıyor, ama bunun bir şiddet olduğunun farkında değil. Şiddet olduğunu öğrendiğinde ise, çok geç kalınıyor. İçinde açılan derin boşluğun, kendini suçlamanın çaresizliğini yaşıyor. Ama #MeToo hareketi bu yarayı bir nebze hafifletiyor sanırım. Ama şiddet öykülerinin en kanıksanan yanı yaşayan sürecin toplumsal ataerkil değerler sisteminin kadınlara öğrettiği suçluluk hali, sen ne yaparsan aslında eylemin suçlusu sensin ve susmalısını öğretmesi. Fail erkek haklı, çünkü o güçlü olan ve o erkek olan, o ne yaparsa toplumsal olarak suçtan muaf, kadın ise doğuştan suçlu, suçu yaşadığı toplumda kadın olması!  Kadının baştan suçlu doğduğu bir dünya bu. Kadın olmak sana sürekli suçlu olduğunu hissettirme haliyle öğretiliyor.

Erkek egemen bu dünyada erkek olmanın onlara her şeyi yapma hakkını verdiği, öyle düşündürttüğü bir dünya. Onlar kadınları geleneksel rol, değer ve eylemlilikler içine hapsediyor. Ama kendileri özgür yaşayıp, eylemlerine istedikleri gibi kılıflar, örfe, geleneğe, inanca, ideolojiye, bir iktidara ya da bir kişiye dayandırma hakkına sahipler. Bu sadece edebiyatta değil, toplumun her alanında evde, okulda, işyerinde, sokakta, her yerde ve her ilişkide yaşanabiliyor. Ama şiddet olduğunu anlamak çok uzun zaman alabiliyor. Nazlı’nın örneğinde olduğu gibi yıllar alabiliyor. Aslında kadınların kendi duygularını konuşmaları daha kolay gibi düşünülüyor. Öyle ya kadınlar hep çok konuştukları, vıdı vıdı ettikleri için, istismarların da kolay ifşa edilebileceği düşünülüyor. Ama onlar da biliyor ki, ifşa edildiğinde önce kendileri, kendi eylemlilikleri kadınlıkları temelinde yargılanacak, başta suçlu ilan edilecekler. Çok cesur olmaları, erkek egemen sistemi, güçlüleri karşılarına alabilecek cesaretleri ve güçleri olmaları gerekir. #MeToo (Ben de)o kadar da kolay değil aslında…

Nazlı ve pek çok kadın için yaşadıklarını anlatmak hiç kolay değil, kendinle, toplumla yüzleşmen gerekecek. Bu ülkede kadın olarak doğmanın ve kendilerine her ne yapılırsa yapılsın susmaları gerektiğinin öğretildiği bu toplumda, ahlaklarının, namuslarının sorgulanacağı, suçlu, hatalı olanın fail olan erkek değil, kadın olanın, olmanın olduğunun öğretildiği ataerkil bir dünyada, konuştuklarında başlarına ne geleceğini, kendi cinsleri dahil suçlanacaklarını biliyorlar. Zaten yıllarca kendileri de öyle yapmış, olanlardan kendilerine pay biçip, kendilerini suçlamadılar mı? Aslında suçladıkları için sessizliği seçmişler yıllarca. Giyinme biçimleri, konuşma tarzları, hatta o mekanlarda olmaları bile suç! Neden o elbiseyi giderayak yanıma geldin! Neden gecenin o saatinde evindeydin, sokaktaydın ki! Neden gülüyordun! Neden makyaj yapmıştın! Neden ses çıkarmadın? Neden çığlık atmadın? Demek ki sen de razıydın! Neden kendi isteğinle evine gittin! Neden patronunla yemeğe çıktın! Türlü suçlayıcı ifadeler baştan kadınları yargısız infaza götürüyor mu zaten. Onlar da bu ifadelerin suçluluğuyla yetiştikleri için baştan kendilerini suçlayıp, failler karşısında sesiz kalmayı tercih ettiler, ediyorlar.

Bu ülkede kadına yönelik şiddetle mücadelenin tarihi 1990’lı yıllarda başladı ve bir arpa boyu ancak yol alındı. Daha fazla yol almak istiyorsak, artık kadınların sesleri daha fazla çıkmalı ama diğerlerinin de kulaklarını açması ve bu sesi duyması gerekir. Hadi hep birlikte biraz dinleyelim, yargılamadan, suçlamadan. Şiddetin failini meşru göstermek için ataerkil bahanelere sığınmayalım. Failin hayatı mahvolacak diye sinmeyelim. Onun mahvettiği hayatları görmezden gelmeyelim. Amaç tekil kişiyi yok etmek, toplumsal bir linç değil, zihniyetle mücadele etmek. İnsanlardan Tanrılar yaratmayın, güçlü olanı tanrılaştırmayın, erkekleri de yarı Tanrılar haline getirmeyin! Sesini yükselteni, çığlıkları dinleyelim, onları yalnız bırakmayalım. Sessizin sesi, güçsüzün umudu, ezilenin de hak arayışında yoldaşı olalım. Eğer sessiz kalmaya devam ederseniz, edersek, unutmayalım ki, siz bağırdığınızda sesinizi dinleyecek kimse kalmayacak bu gidişle!


Üye Ol



Üye Girişi