Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr

songulsallangul@yahoo.com


06.09.2018
824
13
Yazı Boyutu:    
Geçen hafta medyada sessiz bir kavga yaşandı, ama uzun sürmedi. Oysa konu hem medyadaki, hem de yargıdaki cinsiyetçiliğin görülmesi bakımından oldukça önemliydi. En az bir bankanın doların baş döndüren bir hızda yükseldiği bir dönemde, gece yarısı ucuz döviz operasyonu kadar, belki de daha fazla…

Neydi bu konu? Bir kadın gazetecinin “keşke savcı kadın olsaydı, sonuç farklı olurdu” değerlendirmesi.

İsimleri vermeden kısaca konuyu hatırlayalım. 

Ünlü jönlerden birinin dizi setindeki bir kadın asistana yönelik taciz iddiasıydı. Taciz konusu yargıya taşındı ve yargı sürecinde de takipsizlik kararı verildi.

Konuyu ele alan bir gazeteci ki, aslında iktidar yanlısı haberlerin baş aktörü olan bir kadın yazardır kendisi. Konuyu kendi köşesinde değerlendirdi. Kadın farkındalığıyla, kadınlara yönelik şiddet ve tacizlerin erkek zihniyetiyle ele alındığını ve bunun yargıya da yansıdığını, savcının kadın olsaydı, sonucun farklı çıkacağını dile getirdi. Bunun üzerine iki ünlü erkek gazeteci de, tartışmaya katıldı. Biri kadın gazeteci gibi düşündüğünü, diğeri de sorunun erkek zihniyeti olduğunu yazdı ve yazısına bir de “her ikimiz de kadınlardan korkarız”, gibi yine ataerkil bir serzeniş ve bıyık altından gülme tavrıyla açıklık getirdi. Aslında bu durum medyadaki erkek egemen yapının ve değerler sisteminin en farkında olduğunu iddia eden erkek sözcülerinde bile, ne kadar içselleştirildiğini göstermesi bakımından da önemliydi!

Gerçekten ilgili davanın savcısı, hâkimi kadın olsa sonuç değişir miydi? Yoksa mesele kadın-erkek fark etmeden zihniyet meselesi miydi, midir?

Aslında toplumsal cinsiyet meselesi bir kültür ve toplumsal yapı meselesi. Yetiştiğiniz toplumun değerler sistemi, toplumsal, ekonomik, siyasal ve ideolojik yapısı kadın-erkek mesellerini biçimlendiriyor. Demokratik olmayan yapı ve değerler sistemi; eşitliği, katılımı ve adaleti tek cinse, erkeklere ve güçlülere hak tanıyor. Eril bakışın biçimlendirdiği bir dünyada, kadınlara ait olan her şey, iddialar, sorunlar umursamaz hale geliyor, getiriliyor. Siyasette, medyada, yargıda… Tacizler kanıtlanamaz iddialar olarak görülüp, takipsizlik kararları çok kolay verilebiliyor. 
Son gelişmeleri medyadan okurken kendi yaptığım bir araştırmadaki görüşme, kadın deneyimleri aklıma geldi. Aileiçi şiddetten dolayı kadın sığınmaevine sığınan bir anne-kızın şiddet öyküsü. Görüştüğüm kadın görüşmeci, öz babasının kendi kızına yönelik tacizlerini güvenlik birimlerine şikâyete gittiğinde, önce şikâyetinin dikkate ve kayıt altına bile alınmadığı anlattı. Erkek görevlinin eğer kanıt getirilerse, yasal süreci başlatacağını ağlayarak anlattığını hatırladım. Anne ve kız, babanın tacizini cep telefonunda kayıt altına alarak, bir kez daha o acıyı yeniden yaşayarak, olayı ispatlayabilmişlerdi. Kanıtlamak için tecavüzü kayıt altına almak zorunda kalan genç kızın ve annenin yaşadığı travmayı düşünebiliyor musunuz! 

Bu ülkede aslında kadına yönelik şiddet vakalarının çok çok büyük çoğunluğu gizli kalıyor. Sadece yüzde 11’i adli bir vakaya dönüşünce bilinebiliyor. Biz aysbergin ancak yüzeyini görebiliyoruz. 

Aslında yasal olarak (6284 kapsamında) beyan yeterli! Ama kim dinler yasayı, illa sağlam kanıt (!) olursa. Bu nedenle kadınların, genç kızların yaşadığı taciz ve şiddet olayları yüzeye çıkamıyor, dile getirilemiyor. Çıkanların hali de ortada!. Erkek bakış açısı suçu erkekte değil, peşin peşin kadın da gördüğü için, kendi sınıfsal konumunu, bakış açısını, iktidarını, her durumda korumak istiyor ve koruyor da. Evet, bu bakış açıcı eril yapıdan dolayı bazı kadınlarda da egemen. Ama bu ülkede öyle ya da böyle kadınların yaşamı boyunca farklı şiddet türlerine maruz kalma riski %97. Bu nedenle kadın gazetecinin dediği gibi ilgili olayda hâkim kadın olsaydı, sonuç değişebilirdi. Mesele kadın olmak, olmayı anlamak ve kadın olmanın bedelini ödemek…


yabanci dizi izle, canli bahis, canli casino, bahis siteleri, guvenilir bahis siteleri, tipobet365, tipobet, 

Üye Ol



Üye Girişi