Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr

songulsallangul@yahoo.com


04.04.2018
1216
6
Yazı Boyutu:    
Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın, 18 Mart Çanakkale Zaferini ve şehitlerini anma törenlerine müdahale etmesiyle birlikte yeni bir tartışma başladı. Basın; Sayın Kahraman’ın temsil öncesinde, “Bayanlar çıkmıyor değil mi? Aferin” dediğini yazdı! Olaya ilişkin Sayın Kahraman’ın yaptığı açıklamalar ise, olaydan daha vahim! “Sahne doluydu kadınlar çıkamadı” demeci, amma da abartıyorsunuz anlamına gelir gibiydi. Sahnenin alanın dar olması önemli ama eşit temsil olsaydı tüm bu tartışmalar da olmazdı.  Bu kadar önemsenen bir kutlama daha uygun bir yerde, daha ciddi bir tiyatro gösterisi ile kutlanabilir, her şey ve herkes layıkıyla temsil edilebilirdi. 

Olayın basında yer alış biçimine de kızan Kahraman, “Yapılacak şey ne? Sadece ve sadece Çanakkale türküsünün söylenmesi…” dedi ve sesini coşturarak “Çanakkale İçinde Vurdular Beni” türküsünü gür bir sesle söylemeye başladı. İzleyenlerini coşturmak istiyordu. Ama dar ve küçük bir mekânda yapılan bu etkinlikte, sahneye çıkanların yarısının kadın olmasını engelleyen ne idi? Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında kadınlar da erkeklerle omuz omuza savaştığına göre, temsili ve anılmayı onlar da erkekler kadar hak etmiyor muydu?

Sahnenin efendisi ve kahramanı gibi davrandı Sayın Kahraman. Yaptığından da memnundu. İzleyenleri, erkekleri Connell’in ifadesiyle işbirlikçi erkekliğe davet ediyordu. Çünkü Çanakkale’nin kahramanları ona göre Seyit onbaşıydı, erkeklerdi. Kadınların rolü ikincil planda kalabilirdi. Şiirlerinin sahne arkasından duyulması yeterliydi. Öyle buyurdu çünkü Zerdüşt, şiir okumalarına çizdiği sınırlar içinde izin vererek.

Ancak Sayın Kahraman ve benzer düşünceleri paylaşanların göz ardı ettikleri, anlamak istemedikleri nokta; bu tavrın bir ulusun tarihini, Cumhuriyetin tarihini, Atatürk’ü, tüm şehitleri ve onlarla birlikte özgürlük için savaşan kadınları yok saymak anlamına geldiğiydi. Bu tarih aslında bu toplumun, çağdaşlaşmanın, kadınların tarihidir aynı zamanda. Reddiyeciliği kendi değerleri, geleneği adına yaptığını düşünen bir zihniyet, önce Atatürk’le başladı, şimdi de kadınları toplumdan dışlıyor ve buna göz yumulmasını da bekliyor. Bu nasıl bir gelenek anlayışıdır ki, kendi tarihini görmezden geliyor. Kurtuluş savaşının kahramanları olan bu ulusun kadınlarının ve erkeklerinin birlikte mücadelesini yadsımak istiyor. Ülkenin tarihini ve geleceğini sadece erkeğe, tek bir cinse hak görüyor.

Hangi makam ya da güç bu ülkenin kadınını ve erkeğini birbirinden ayırmaya çalışabilir? Sanat ve sanatçı entelektüel olmalıdır, eleştirel olmalıdır! Makamdan icazet beklememeli, sanatın evrenselliğini ve gücünü, enerjisini eşitlikçi bir bakış ve tavırla ortaya koyabilmelidir. Yoksa işbirlikçi erkeklik devreye girer, tıpkı Mecliste yaşananlar gibi. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye hareket edilirse, sıra bir gün sana da gelir. Farklı olan olarak bugün kadını, ama yarın farklı düşünen olarak da erkeği ya da farklılığı anlatan sanatı dışlar.

Ünlü Kanadalı sosyolog Erving Goffman’ın dediği gibi hayat bir sahnedir aslında, rollerimizi oynarız sahne önünde ve arkasında… Sahneden kadınları uzak tutma çabası, aslında kadını hayattan uzak tutma ve tüm kamusalı bir cinse, erkeğe has kılma çabasıdır ve ne demokrasi ne de haklar ve özgürlükler anlayışıyla bağdaşır. Erilliğin, dinbazlığın bir ürünüdür. Bu sorun partiler üstüdür, bir kişi ve cins meselesi değildir. Bu nedenle sadece kadınların değil, tüm toplumun sahiplenmesi ve sesini daha yükseğe çıkararak, “Haydi Tüm Kadınlar Sahneye, Hep Birlikte Hayata Katılmaya” diye haykırması gerekir!


Üye Ol



Üye Girişi