Zerrin Toprak Karaman

Prof.Dr, Dokuz Eylül Üni. İİBF.

zerrintoprak@gmail.com


01.10.2012 - 00:01
665
Yazı Boyutu:    

Kuruluşundan bu yana, Tıp Fakültesi kökenli rektörler ile idare edilen Üniversitemizin özellikle 1990’lı yıllardan bu yana mali ve güç ekseninin nasıl “sağlık” ağırlıklı hale geldiğini o dönemin değerli rektörü gözleri ışıl ışıl anlattı. Bu anlatımdan 2010’lu yıllara kadar neden öğretim üyelerinde düzgün bir masa ve sandalyeye sahip olma isteği geliştiğini, üst kademe yöneticilerinin baştan savma idari ziyaretlerindeki en ateşli gündem konusunun kütüphaneye kitap temini etrafında döndüğünün kök nedenlerini de bir bir öğrendik. Çevre köylere kadar inen şu anda bünyemizde olmayan akademik birimler yanında, Tıp Fakültesi bünyesinde “yok yok bölümler ihdas edilerek” teknolojinin bütün nimetleri çoğu kere sağlık hizmetlerini geliştirme yönünde kullanılmıştı. Görülen  o ki, geçmişten bu güne bu tercihte, hükümetlerin desteği  sağlanmıştır. Belirtilen yönlenme; kuşkusuz adil mali kaynak yönetimini bütünleşik anlamda zorlamıştır. Ancak yetkililerce,  “üniversite ancak hastanesi ile tanıtılabilir ” gibi bir makul gerekçeye sığınılmıştır. Bu yıllarda sosyal bilimlerde, sanki zurnanın son deliği imiş gibi,  depo olarak da rahatlıkla kullanılabilecek 10-15 kişinin sığdırıldığı sağlıksız ve sıkışık mekanlarda eğitim yapılmıştır. Aslında ders programları çok yönlü zor koşullara karşın ancak idealist duygularla yürütebilmiştir. Son yıllara kadar, bu sağlıksız mekânlarda sıcaktan bayılıp, soğuktan üşüyüp hastalanarak, Üniversite hastanesine herhalde fonksiyonellik katarken, ayni zamanda “doktor bağlısı ve bağımlısı” haline geldik. Üniversitenin gelişimi derken, Tıp Fakültesinin gelişim tarihini de öğrenmiş olduk.  Şükürler olsun İzmir içindeki ve dışındaki üniversiteler kadar olmasa da, artık göreli olarak teknolojik anlamda daha iyi durumdayız. Ayrıca araştırmalarımız mali ve moral olarak destekleniyor, gayretlendiriliyoruz.

Kalite ve kariyer sözcüğü kamu yönetiminin temel konuları arasında yer almaktadır. Kamu idarelerinin düzenlilik denetimi hükümetimizin iktidara gelmesinde(2002) etkili anahtar sözcüklerdir. Doğrusu ayrıca “yönetişim, katılım vb” teorik söylemleri kamuda hayata geçirmesi yönünde umut besleyenlerin başında yer almadığım ve akademik anlamda desteklemediğim söylenemez. Yıllar itibariyle bir adım kuşkusuz atılsa da, şimdi 2 geri gidiş mi yaşanmaktadır?. 

İdarenin hizmetlerinin verimliliği, vergilerin boşa gitmemesini sağlamak adına, ilkesel olarak düzenlilik yönüyle denetlenmektedir. Bu denetim ile; kamu idarelerinin gelir, gider ve malları ile bunlara ilişkin mali nitelikteki tüm hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığının tespiti sağlanmaktadır. 2012 yılında 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 35. maddesine eklenen düzenlemenin getirdiği yeni yaklaşım, yalnızca“kanuna uygunluğu” dikkate almaktadır. Usulüne uygun alınan karar veya iş ve işlemlerin yönetsel bakımdan gerekliliği, ölçülülüğü, etkililiği, ekonomikliği, verimliliği ve benzeri gerekçelerle uygun bulunmadığı yönünde görüş ve öneri içeren yerindelik denetimi sayılabilecek denetim raporu artık düzenlenememektedir. Ayrıca nihai kontrol birimlerini verimsizlikte ikna etmek, çok engelli yokuş yukarı bir mücadele yaratacak şekilde düzenlenmiştir. Bu idari ve siyasi tercih kamu yönetimi teşkilatlanmasının bütün birimlerine yaygınlaştırılmıştır. Bu durumda 2008 yılında Bakanlara verilen hizmetlerinde “etkililik, ekonomiklik sağlama görevi” herhalde artık geçersizdir. Özellikle Türkiye’nin klasiği haline gelmiş kanuna aykırı ikincil mevzuat olgusu ile bir bütün olarak düşünüldüğünde idarenin takdir yetkisi genişlemiş ve “obezleşmiştir”. Hayek’in ifadesiyle “gerçek hukukun” rafa konulduğu bu kararların gelecek senaryosunda yaratabileceği hizmet aksamaları yanında yol açacağı adaletsizlikler, “adil” olmayı hedefleyen bir yönetim anlayışına ne kadar uymaktadır?. Bu durumda “yönetimin etik kodlarına” uymak tek tutunulacak dal haline gelmiştir. Ancak normatif düzenlemelere rağmen kişiye bağlı soyut bir olguymuş gibi değerlendirilmektedir. Eski uygarlıklardan bu yana uygulanan en basit temel bir kural olan “aslanın verdiği zararlardan, sahibi sorumludur”, felsefesi unutulmuş görülmektedir. Gerekçesi; “iyi bağlansaydı da, ortama zararı olmasaydı” olarak belirlenmiştir.

Çeşitli toplantılarda, konunun uzmanlarının rüyamda görsem bile inanmam demelerine karşın, insanların ağzında emzik gibi duran “sigarayı” çekmekte etkin olan ve çoğumuzun takdirini sağlamış sayın üst kademe yöneticilerimizin bu söz konusu yeni düzenlemelerin yarattığı durumu iyice analiz ederek, bu tip etkinliği ihmal eden kararların öngörülmemiş çıktılarını incelemeye alması yerinde olacaktır. Örneğin Üniversitelerde denge gözetmeyen yatırımlar yanında,  yetişmiş kariyer üstünlüğü olan öğretim üyeleri varken onları atıl bırakmayı planlayarak, Üniversite dışından ilave masraf ile sağlanan öğretim üyesi istihdamını (liyakatla ilgili diğer hususları atlıyorum) sadece idarenin hukuki kararı olarak değerlendiren denetleme kuruluşlarının (BİMER gibi) geleceklerinin de, güven anlamında karanlıkta olduğunu, kamu denetçisi(ombudsman) gibi Hükümetin prestij olarak takdim ettiği yapılanmaların işlevsiz doğduğunu söylemek bu koşullarda kehanet sayılmaz. Eğer üniversiteler, idareye iyi bir örnek teşkil ederse, grupsal ve toplumsal etki analizleri de dikkate alındığında, gelecek genel seçimlerde dikkate değer bir sayıda milletvekili ile belediye başkanı ve meclis üyesinin tıp kökenli olabileceğini de bu öngörülere ilave edebiliriz. 

 

Üye Ol



Üye Girişi