Huriye Kuruoğlu

Prof.Dr., Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi Radyo- TV Bölümü Başkanı

huriye.kuruoglu@ege.edu.tr


06.07.2018
368
7
Yazı Boyutu:    
Geçtiğimiz haftalarda yıllardır yaşadığım küçük sahil kasabasında sıradan bir hafta sonu idi. Bir komşum kapımı çaldı ve ertesi günü karşı komşunun bizi kahveye çağırdığını söyledi. Şaşırmıştım, çünkü çalıştığım için komşuluk ilişkilerimin çok güçlü olduğu söylenemezdi. Ama gerek yaptığım meslek gerekse oradaki sivil toplum kuruluşu çalışmalarım nedeniyle benim onları tanıdığımdan daha çok tanıyorlar ve seviyorlardı. Biraz daha yakından tanımak ve yakınlaşmak istemişlerdi anlaşılan. Elbette bu nazik daveti reddetmem mümkün değildi. Ev sahibinin dışında benimle birlikte üç hanım daha vardı. Ve sadece biri evliydi. Ben ve birlikte gittiğim diğer komşum yıllar önce eşimizden ayrılmış ve bir daha evlenmemiştik. Ev sahibi hanım ise yaşça en büyüğümüzdü ve eşi yıllar önce vefat etmişti. Diğer dördüncü hanım ise ev sahibin karşı komşusu idi ve uzun yıllardan beri tanışıyorlardı ve O halen evliydi. Sohbetin her anında bu tanışıklığın uzun yıllara dayanıyor olmasını biz diğer iki hanım hissediyorduk. Yalnız yaşayan ev sahibi hanım 74 yaşındaydı. Ama ev olabildiğince titiz, özenli ve temizdi. Gençliğinde nakış hocası olması evin her tarafına sinmişti. Örtü ve kırlent gibi çok şık ayrıntılar göze çok hoş geliyordu. Sadece kahve daveti olmasına rağmen de son derce özenli ikramlarda bulunmuştu. 

Sohbet ilerlemeye başladıkça konu daldan dala atlamaya başladı. Önce, küçük kasabanın yerlilerinden, eskilerinden ve yenilerinden açıldı. Yan komşusu ve aynı zamanda da eltisi olan kadınla yaşadığı sorunlar konuşuldu. Kadının ne denli hırslı, sevgisiz ve kötücül olduğundan dem vuruldu (ki gerçekten öyle…kadın kendi bahçesine yakınmış ve 'kuşlar pislermiş' diye komşusunun bahçesindeki kuş yuvasını uzun sopalarla bozacak kadar kötücüldü.). Daha sonra yan taraftaki otel sahibi kadının çok alkol aldığından, ama biraz da haklı olduğundan, çünkü şimdi hayatta olmayan eşinden eskiden çok dayak yediğinden konuşuldu. Dayak mevzu açılınca, ev sahibi hanım ve hale evli olan karşı komşusu o eski günlerden konuşmaya başladılar. Her iki hanım da çok olağan bir şeymiş gibi eşlerinden gördükleri şiddetten bahsetmeye başladılar. Ne diyeceğimi bilemeden, öylece dinlemeye başladım. Ne diyebilirdim ki, birinin kocası ölmüş, diğerininki de elden ayaktan düşmüştü. Ama eski gençlik yıllarında gördükleri şiddeti anlatırken duygu ve ruh halleri gerçekten incelemeye değerdi. Çektikleri bu çilenin onları ne kadar sabırlı ve olgun yaptığı anlamına gelen şeyler söylüyorlardı. Neredeyse sen daha fazla dayak yedin ben daha fazla dayak yedim yarışı başlamıştı. Bir yandan ne kadar sudan bahanelerle şiddete maruz kaldıklarını anlatıyor öte yandan tüm bunları anlatırken yüzlerinde az acılı bir gülümseme yayılıyor, ama daha çok ne kadar sabırlı bir kadın, bir eş oldukları ile gururlanıyor gibi de duruyorlardı.  Hani son zamanlarda moda olan bir deyim vardır ya, adeta benim de kadına şiddetle ilgili tüm okuma yazmalarım dumura uğradı ve adeta bu konudaki tüm ezberim bozuldu o anda. 

Çok sık olmasa da bu tür olaylara ve yaşanmışlıklara tanık olduğumda erkeklerin neden kadınların çalışmasını istemediğini bir kez daha anlıyorum. Elbette bu durumun böyle olduğunu sayılar, çalışmalar ve haberlerle biliyoruz. Ancak bu anlattığım olayda kadınların geçmişte eşlerinden gördükleri şiddeti nasıl olağanmış gibi anlattıklarına tanık olmak başka bir deneyimdi benim için. Şairin dediği gibi: “kabahatin çoğu sende demeye dilim varmıyor ama………”

Sağlık ve sevgiyle kalın. 

Üye Ol



Üye Girişi