Zerrin Toprak Karaman

Prof.Dr, Dokuz Eylül Üni. İİBF.

zerrintoprak@gmail.com


01.06.2011 - 03:00
423
1
Yazı Boyutu:    
"O suya atılmış bir sepetti içindeki suyu kendi malı zannetti."Yukarıda yer alan “günün sözünü” uzun zaman önce bir kitapta okumuştum. Her zaman da bu uyarının, yönetimde ciddiye alınması gerektiğini düşünmüşümdür. Oysa giderek suya atıldığını ve sepet çekilince içindeki suyun(yetkinin) akıp gidivereceğini bilmeyenler o kadar çok çoğaldı ki, ya da ben daha yeni fark ettim… Gerçekten de etrafımızda karşılaştığımız, insana dayalı birçok sorunun kaynağı ya da kök nedeni, her ne seviye ve konu olursa olsun, özellikle de yönetici konumunda olanların görevlerinin gerektirdiği toplumsal sorumluluğun farkında olmamaları veya farkına varmak istememeleridir. Toplumumuzda sorunların “kök nedeni”, kurallara uymamayı “kural haline” getiren bir anlayışın sürdürülmesidir. Kent Konseyleri de bu nedenle konumuzun odağına gelmiştir. Kent Konseylerinin kişisel ihtirasa dayandırılabilen temel sorunları nelerdir1.Örgütsel yapının hukuki temellerine uyulmaması( temsilcilerin ve organların seçimi),2.Örgütsel yapının hukuki dayanaklarının kullanılarak yasal karar alıcıların yeniden kent konseyi örgütlenmesi içinde temsillerinin sağlanması,3.Kent Konseyi ve Yürütme Kurulu ve çalışma gruplarının, Belediye Başkanı tarafından açık veya gizli biçimlendirilmesi,4.Örgütsel yapı ile görevlerinin gerektirdiği sorumlulukları taşıyamama( Kent Konseyi başkanının, çalışma gruplarının ve belediye meclisin karşılıklı ilişkileri),5.Kent Konseyi ile Belediye Örgütlenmesi arasındaki kurumsal ilişkiler ağına ilişkin etkinlik sağlayıcı, yasal irtibatların yeniden gözden geçirilip tamamlanmamış olması, 6.Kent Konseyi ile diğer idari yapılanmaların bütünleştirilmemesi,Aslında Kent Konseylerinin kuruluş felsefesi; kamu, özel ve sivil ortaklıklarda kente ait konuların geliştirilmesi, değerlendirilmesi ve uygulanmasına herkesin destek vermesidir. 2000’li yıllar öncesi yönetim senaryosu “emret yapılsın” olarak biçimlendirilmişti. Her ne kadar katılımcı anlayış, yeni bir buluş olmasa da, bir türlü içselleştirilememiştir. Kuşkusuz yerel yönetimlerdeki tüm uygulamaları toptan sorunlu değerlendirmesine alamayız. Antalya, Bursa ve Adana vb bölgelerdeki yapılanmalarda, yönetişim anlayışının yerleşmiş iyi örnekleri de bulunmaktadır. Ancak birçok yerleşimde, kişilere bağlı olarak gelişen kent konseyi yapılanmalarının aslına ve felsefesine uygun kurumsallaşamamış olduğu da açıkça görünmektedir. Oysa “kentine sahip çıkma”, “aktif katılım” ve “çözümde ortaklık” olarak sloganlaştırılmış Yerel Gündem 21 faaliyetlerinin bütün tecrübesine rağmen bürokratik toplum yapılanması, bürokratik toplumun içinden seçilen belediye başkanları ve her yerdeki başkanlar “bildiğini okuması” devam ederken, yerelde demokrasinin gelişiminden bahsetmek mümkün müdür?. Bu konuda etik kurallar olarak değerlendirebileceğimiz uluslar arası düzenlemelerde yöntem ve uygulama pratikleri açıkça ortaya konulmuştur. Ancak ülkemizde İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgili yasal karar alıcılar performans göstergelerini netleştirmeyerek artık modası geçmiş, en kötü plan plansızlıktan iyidir, ezberine devam etmektedirler. Bu konu bitmedi, gelecek yazımızda, “kalkınma ajanslarını” yönetişim felsefesi yönüyle değerlendirmek istiyorum. -------------------------------Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi

Üye Ol



Üye Girişi