Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr. Sosyal bilimci

songulsallangul@yahoo.com


04.05.2020
743
9
Yazı Boyutu:    
Bu yıl Köy Enstitüleri’nin kuruluşun 80. Yıl dönümüydü. Corona virüs önlemleri nedeniyle çevrimiçi toplantılarla ve seminerle kutladık. 

Tam da korona sonrası dünyanın nasıl olacağını konuştuğumuz şu günlerde Köy Enstitüleri’ni daha iyi anlamalıyız. İlkelerini ve ruhunu nasıl canlandırabiliriz, sorusuna yanıt aramalıyız. Çünkü Köy Enstitüleri o dönemin devrimci modeli olarak bugün mesleki eğitimde, üretici sektörlerde ve tarımda yaşanan kriz için bize çözümler sunuyor. Birleşmiş Milletlere bağlı Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu, yeni tip Korona virüs (Covid-19) salgınının ardından dünyada bir gıda krizinin yaşanmaması ve kırsaldaki yoksullukla mücadele edilmesi gerektiği konusunda ülkeleri uyarıyor. Aç gözlü rant ve finans odaklı kapitalist büyüme hastalığı devam ederse, sorunlar daha da artacak. Bu nedenle sürdürülebilir ve çevre dostu tarımsal üretim politikalarına olan ihtiyaç oldukça büyük, hem dünyada hem de ülkemizde. Bu da tarım politikalarımızı gözden geçirerek, sahip olduğumuz tarım topraklarını koruyarak daha etkin kullanacak, üretim ekonomisine dayalı, bilimsel ve doğa dostu bir üretimin yeniden inşasına dayanmakta. 

Ülkemizde kentsel rant odaklı büyüme ve betonlaşmaya dayalı yeni liberal ekonomi politikaları nedeniyle kır ve tarımsal üretim uzun zamandır ihmal edilmekte. Tarım topraklarının 6360 sayılı Büyükşehir yasasıyla kent topraklarına katılması ve yabancılara satışı ile tarım dışı amaçlarla kullanımı arttı. 30 ilde 16 bin 561 köyün tüzel kişiliği kaldırılarak mahalleye dönüştürüldü. Köy tüzel kişiliğine ait mera, yaylak, otlak gibi hayvancılık ile ilgili araziler büyükşehir ve ilçe belediyelerine geçti. Bunun bir sonucu olarak Türkiye son 10 yılda tarım arazilerinin yüzde 8,2’sini kaybetmiş durumda. Tarımsal destek politikaları kaldırıldı, yerli tohumdan küresel piyasalar için vazgeçildi. İç göçle kentlere ve başka sektörlere yoğun bir emek kaybı oldu, kırsal tarım nüfusu yaşlandı ve işgücü takviyesi uzun zamandır mevsimlik ve geçici yerli ve yabancı işgücü göçüyle sağlanmakta. Son 6-7 yıldır da uluslararası göç sürecinde düzensizleşen göçmenlikle birlikte emek süreci daha belirsiz, istikrarsız ve güvencesiz hale geldi, daha da prekaryalaştı. 

Köylerin mahrumiyet alanı olarak görülmesi nedeniyle gençler kırdan kaçıyor. Kırın demografik yapısında artık yaşlı nüfus ağırlıkta. Kırda gençleri tutamıyoruz, göç de sürecin bir parçacı ve sonucu. Neoliberal tarım ve ekonomi politikaları nedeniyle tarım üretimimiz oldukça sorunlu. Kendi kendimize yeten bir ülke olmaktan çıktık, tahıl ürünlerinin pek çoğunu ithal eder hale geldik. Bu nedenle tarım politikalarının yeniden gözden geçirilmesi, tarım arazilerini tarım ve hayvancılık için verimli kullanacak çözümlere ihtiyacımız var. Yoksa tüm Türkiye’de açlık ve yoksulluk artacak. Bunu önlemenin yolu yine 1940’larda olduğu gibi kırı kalkındırmaktan, İsmail Hakkı Tonguç’un ifade ettiği gibi köyün canlandırılmasından geçiyor. Bu dayanışma modeli ve ruhu, Köy Enstitüleri’nde var. Yapılması gereken ideolojik gözlükleri ve şablonları bir kenara bırakıp, bu uygulamanın bileşenlerini yeniden gözden geçirip uygulamaktan geçiyor. Yapılabilirse bir devrim olur ve yine bir dayanışma ruhu oluşturulabilir. Gelin birlikte düşünelim!

Unutulmamalıdır ki, Kurtuluş Savaşı’nın ardından yeni kurulan Cumhuriyet rejiminin devrimlerle ulusal kültürü ve ekonomiyi inşa etme çabasının bir ürünü olmuştur Köy Enstitüleri. 1929 ekonomik krizi karşısında daha da yoksullaşan Anadolu köylüsünün, ancak eğitim ve üretimle kalkınabileceği anlayışı temelinde gelişmiştir. 

Krizler devrimci ruhları ve yöntemleri yaratır ve dayanışmayla aşılır. Köylerin ihtiyaç duyduğu ruh yine üretime dayalı olarak, cehaleti ve cahilliği aşarak, onun, köyün ve ülkenin, içten canlandırılmasıyla olacaktır. Doğayla barışık, eğitimle, bilimle ve teknolojiyle iç içe geçmiş sürdürülebilir üretim sürecinde modern çiftçilerin yetiştirilmesiyle olabilecektir. Bu da kendi kaderine sahip çıkan ve bunun yolunun da üretimden geçtiğini bilen eğitilmiş insan gücüyle olur. Tıpkı geçmişte olduğu gibi günümüzde de kırın, köyün ve köylünün onu cehalet, yoksulluk ve göç çilesinden kurtaracak bir üretim hamlesine, kalkınmaya ve desteğe ihtiyacı var. Köy Enstitüleri’nde olduğu gibi, eğitimin üretimle iç içe geçtiği, bilgiye ve bilime dayalı olduğu, eşitlikçi, kadın-erkek yan yana, demokratik bir kalkınma modeli ülkenin ihtiyacı olan. Eğitimsizlik cehalet üretir. Bu nedenle 21. Yüzyılda da eğitimin ilk hedefi cahillik ve yoksullukla mücadele olacağı için, ihtiyacımız olan dayanışmacı bir üretim modeli. Tıpkı 1930’larda eğitim sisteminin içine girdiği krizde olduğu gibi. Eğitilmiş işgücünün yetersizliğini aşmak ve eğitilen işgücünün üretim sürecinden kopukluğunu önlemek gerekmekte. Köy Enstitüleri modeli, köylüyü bilen, köyü tanıyan, eli kalem tutan, görevine bağlı bir öğretmen kuşağına olan ihtiyaçtan doğmuştur ve onlar görevlerini hakkıyla yerine getirmişlerdir. 

Sıra bizde değil mi, ne dersiniz? Hep beraber dayanışarak bu modeli günümüze uyarlayalım ve yeniden bir devrimin olabileceğini, kardeşçe üreterek ve dayanışarak gösterelim. Nazım’ın dediği gibi bu hasret bizim arkadaşlar, sahip çıkalım…


Üye Ol



Üye Girişi