Zerrin Toprak Karaman

Prof.Dr, Dokuz Eylül Üni. İİBF.

zerrintoprak@gmail.com


02.08.2012 - 15:25
587
1
Yazı Boyutu:    

 

"karanlıkla aydınlık birbirini izler,  ne var ki kötü olan,  karanlığı taşıyanların kendilerini aydınlatan sanmasıdır” Foucault Sarkacı Kitabından esinlenme Politik felsefe, iyi bir toplumsal hayatı sağlamada etkili olan konularla ilgilenmektedir. 
 
Bu konular; yaşam kalitesi göstergelerinin iyileşmesi, oy kullanma(seçme ve seçilme hakkı),  kamusal hayata katılım … olarak temelde düşünülmektedir. Korku ve çıkar ilişkilerinin de bireysel veya grup odaklı kabulleri etkilediğini biliyoruz. Politik felsefenin demokrasi adına sorduğu soruların ne tür çalışmalarla karşılandığı ve karşılanabildiği zaman da, toplumsal gelişmeleri saptamada önemli bir başarı ölçütü değerlendirilmesine alındığı olmuştur. Bu sorgulamalar, bir şekilde öznel amaçlara hizmet için işgal edilen ve/veya objektif hizmet edilen bireysel ve kurumsal sorumluluklarla da ilişkilendirilebilir. Belirtilen sorgulama şunlar 
• Toplum ile bireyin ilişkisi ne olmalıdır?
• Sosyal alanda etik duruşlar ne olmalıdır?
• Yaşanılan kurumsal devlet alanında bireyin yeri ve yaşam biçimi ne 
• Mevcut hakim /egemen kurumlar ile ilişkilerde oluşturulan standartlar ne;
olmalıdır?
Bu sorulara gelişmiş demokrasi adına etik yanıtlar verilebilmesi için, kişilerin ve bağlantılı olarak toplumun da demokrasi’den ne anladığı kadar(bilgi) bu değerlere sahip çıkabilirliği de önemlidir. Devlet örgütlenmesi içinde toplumda kilit durumdaki partiler, sivil toplum örgütleri, üniversiteler gibi ilgi grupları aşağıda yer alan konularla ilgili midir?
• Yürürlükteki mevzuat hükümleri doğru algılanıp, işlevsellik sağlama 
• Mevzuatta kuruluş felsefesine aykırı gelişen ve işlevselliği engelleyen hükümler varsa gözden geçirilip yenilenebiliyor mu?
• Mevzuatta bahsi geçen ancak oluşturulması tamamen Kurul üyelerine bağlı konuların yapılanması için planlanan ortak grup çalışmaları huzurlu toplantılarla yürütülebiliyor mu?
adına etkin yürütülebiliyor mu? 
 
Özetle; toplumla bağlantılı hangi konu ele alınırsa alınsın genel kanaat,  konuya ilişkin teşkilatlanma içinde nihai karar mekanizmalarında yer almayanların, sorumluluklarının ve yetkilerinin hukuki ve teorik öneminin farkında olmadıklarına ilişkindir. Ayrıca, “başkanın” sözünün tek başına geçerli kılınacağı algısı içinde, bireyler uygulamada görevleriyle ilgili etkili olamadıkları ve asla olamayacaklarını sıklıkla düşünmektedir. Bu duygu içinde müzakereye yanaşmayarak ya da sorgulamayarak, itaat kültürü içinde hareket ettikleri bilinen ve görülen olgulardır. Daha kötüsü nihai karar alıcılarda da benzer bir beklenti bulunmaktadır. Bu koşullar altında durum değerlendirmesi istemek ise bir “saygısızlık” ve zaman kaybı yaratacak bir gereksizlik haline gelmektedir.  Bu iki yönlü algılamada, Türkiye’nin merkeziyetçi yapısının ve en iyi mevzuat düzenlemesinde bile, uygulamanın teoriye paralel gitmemesinin “mümkün olabilirliği” öne çıkmaktadır. Toplum günümüzde  “kuralların önemsenmemesinin” çeşitli mazeretlerle ilişkilendirilerek arttığını düşünmektedir.  
Bu süreç grup kontrollerini öne çıkararak seçimleri çoğu kere “parmak hesabına kilitlenen” demokrasi sorgulamalarına yönlendirmektedir. Aslında çoğu kere de demokrasinin unsurları oluşmamışken, sonuçları üzerinden kuşkusuz havada kalan tartışmalar geliştirilmektedir. Belirtilen durum ise, özlenilen büyük Türkiye idealini “hızlı hızlı” ortadan kaldıracak değişime yol açabilecek bir özellik taşımaktadır. 
Bu anlatım içeriğini okuyucunun, sokak kavgalarını teşvik edici bir işaret olarak görmemesi gerekir. Nitekim  müzakereci demokrasinin ideal ilkelerini ya da taşıması gereken özelliklerini Habermas; doğrulukları sınanan önermeler,  dışlamanın olmadığı halka açık toplantılar, kararlardan etkilenecek olan herkesin müzakerelere katılımı, baskı olmadan müzakerelerin tüm boyutlarıyla (bilgilenmek, katkıda bulunmak, eleştiri getirmek vb)değerlendirilmesi ve katılımcıların eşitliğini korumak, müzakerelerde mantığa dayalı uzlaşmayı hedeflemek ve kural olarak şartsız olarak devam ettirmek veya herhangi bir zamanda gerektiğinde bekletmek, siyasal müzakereleri herkesin eşit çıkarlarını düzenleyebilecek şekilde ve ihtiyaçlara uygun belirlenmek, ön yargılı siyasal tutumların ve tercihlerin değiştirilmesini hedeflemek,  müzakerenin sonuçlarının temel özgürlük ve adil fırsat ilkelerine aykırı olmamasını sağlamak ana başlıklarında belirlemiştir.  Esasen asıl sorun etik kurumsal –toplumsal sorumlulukları taşıyabilmek ve sahip çıkabilmektir. 
Türkiye’de parti başkanları başta olmak üzere “başkanlıkların” kesin hâkimiyetine izin veren bir anlayış içinde biçimlenen yazılı olan veya olmayan kuralların beslediği bir siyasi ortam etkilidir. Bu ortamda daha çok “rekabetçi demokrasi” kuralları geçerlidir. 
Müzakereci demokrasi en geniş anlamda ve her kademede siyasi erkin belirlenmesinde genelde kullanılmamaktadır. Örneğin, yerel yönetimlerde belediye örgütlenmesi ve seçim modelleri “güçlü başkanlık” sistemine dayanmaktadır. Aslında toplum karar organlarını ne kadar seçebilmektedir…Bu modeller genel seçimlerde de kullanılmaktadır. Bağlantılı olarak Türkiye’nin yürürlükteki demokrasi uygulamaları,  yerel ve genel düzeyde meclisin tipi, yürütme ve yasama organları arasındaki ilişkiler ağı, parti yapılanması ve seçim sistemleri itibariyle, toplumsallaşmanın teşvik edildiği bir demokrasi tipine(consociational democracy) tam olarak yatkın değildir. Bu yapı, kuşkusuz merkezi ve yerel -kentsel hizmetlerin tercihinde 
katılımcı mekanizmaları yürürlüğe sokan yasal düzenlemelere rağmen, seçimlerden sonraki yönetim sürecinde de etkili olmakta ve sözde demokratik yapılanmalar ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle seçim sonrasında da rekabetçi demokrasinin toplumda yarattığı alışkanlık, katılıma çok yönlü etkide bulunabilecek eylemleri belirleyecek “fikir demokrasisini” olumsuz etkilemekte ve adım adım güç ve zorbalık gösterisine dönüşürken, yeni heveslileri de bu alanda yeniden ve yeniden üretmektedir.retmektedir.

Üye Ol



Üye Girişi