Songül Sallan Gül

Süleyman Demirel Üniversitesi, Prof.Dr. Sosyal bilimci

songulsallangul@yahoo.com


02.12.2013 - 15:32
905
1
Yazı Boyutu:    

 

 

Ülkemizde son yıllarda daha da artan eğitimin piyasalaşma süreci ve sözde tercih özgürlüğü devlet eliyle cinslerin ayrıştırılmasına dayanan bir taassup kültürüne dönüşmekte. 4+4+4 süreciyle başlayan tartışmalar, okullarda kız-erkek yemek hanelerinin mekânsal ayrışmasından, merdiven hiyerarşisine kadar uzanan bir dizi tedbirle mahalle baskısını artırdı. Ayrıca üniversitelerdeki öğrencilere karşı başlatılan baskı ve korku kültürünün yeni biçimi “kızlı-erkekli evler” meselesi oldu. Oysa artan üniversite ve öğrenci sayıları karşısında barınma sorunu hep göz ardı edildi. Yeni liberal bakışla piyasalaşan eğitim sisteminde barınma sorunu bireysel bir sorun olarak görüldü. Sorunun çözümü de piyasaya ve cemaatlere bırakıldı. Son olarak da siyasal iktidarın imar yasasında yapmayı planladığı değişikliğe zemin hazırlayacak bir biçimde, üniversiteli gençlerin ahlakını kontrole ve ahlak polisliğine indirgendi. Aslında tartışmaya açılan soru, özellikle ihtiyaç sahibi gençlerin daha sağlıklı ve insani koşullarda barınma ihtiyaçlarının karşılanması değil. Mesele ikiyüzlü ve cinsiyetçi ahlak anlayışı ve onun da arkasındaki kadının özgürlüğü karşısında duyulan ataerkil korkudur. Bu nedenle de kadın cinselliği denetim altına alınmak istenmekte, evlilik dışı cinsel ilişkinin önüne geçilmesi ve gençlerin (üniversite) evliliğe teşviki-zorlanması sağlanmaya çalışılmaktadır.

Özellikle yaklaşan yerel seçimlerle beraber siyasal pragmatizmle kadınlar ve gençler üzerinden yaratılan ve yürütülen bu tartışma, illegal ilan edilen ve bu nedenle de devletin düzenleme alanına daha fazla çekilmek istenen, kadın cinselliğini denetleme çabalarının bir başka yansıması. Eğitimde kalite, erişim ve toplumsal cinsiyet eşitliği sorununa odaklanmak yerine, karma eğitimi ahlak ve kadın cinselliği üzerinden sorunlu olarak algılayan patolojik eril zihniyet, otoriter rejimin taşlarını itinayla tüm toplumsal alana döşemekte ve karma yaşam alanlarını tehdit olarak görmekte ve göstermekte. Cinsellik ve ahlak odaklı korku ve denetim kültürünün bulaşıcılığı da giderek yayılmakta. Siyasal iktidar, bireyler için, özellikle de kadın için kendi doğrusunu tüm topluma dayatma niyetinde. Hatta iktidar, halkı muhbirliğe davet etmektedir. Kendi adına vatandaşları durumdan vazife çıkararak, toplum adına ahlak bekçiliği yapmasını istemekte, ihbarda bulunarak polisiye tedbirlerle evlilik dışı cinsel ilişkiyi önlemeyi ummakta. Mahalle baskısı içinde akrabaları, komşuları ve arkadaşları, gençleri ihbarcı konuma yerleştirerek, toplumsal ayrışmanın ve kutuplaşmanın da tohumları atılmakta. Kadın cinayetlerini çözmek, ensestle mücadele etmek ve aileiçi şiddet karşısında kadınları ve gençleri güçlendirmek yerine, kadını ve gençleri daha fazla baskı altına alma çabaları tüm eğitim süreçlerine ve kamusal alanın her yerine yayılmakta. Muhafazakârlık adı altında eğitimle gündeme getirilen baskılar ve uygulamalar, ülkemizde demokrasiyi ileri götürmek yerine, totaliter taassup rejimine doğru giden kapıyı daha da aralamakta.

Daha demokratik ve özgülükçü bir toplum, kadınları ve gençleri korkutarak ve baskı altına alarak gerçekleştirilemez. Kadın ve gençler de, toplumun diğer üyeleri gibi, siyasal partilere üye olabilen, seçimlerde oy kullanabilen, temel hak ve özgürlüklere sahip, toplumun eşit birey ve yurttaşlarıdır. Birilerinin diğerleri üzerinde kendini ahlaken daha üstün ve bu nedenle kontrol gücü kurabilme hakkına sahip gördüğü bir ortamda, gerçek anlamda temel hak ve özgürlüklerin kullanılabildiğinden ve demokrasiden bahsetmek olanaklı değildir.


Prof.Dr., Süleyman Demirel Üni.,Fen edebiyat Fak. Sosyoloji Blm.

 

 

 

 

 


Üye Ol



Üye Girişi