Zerrin Toprak Karaman

Prof.Dr, Dokuz Eylül Üni. İİBF.

zerrintoprak@gmail.com


9.06.2021
70
Yazı Boyutu:    
11. Kalkınma Planının, “Küresel Gelişmeler ve Eğilimler” başlıklı giriş kısmında, “Ekonomik zorluklar, yüksek gelirli ülkelerin ise yenilikçi üretim teknolojisi ve nitelikli insan kaynaklarındaki üstünlüklerini teknoloji savaşları, ticaret savaşları ve korumacılık yaklaşımlarıyla güçlendirerek, küresel değer zincirlerindeki liderliğini devam ettirme çabasında olacağından” diplomatik bir üslupla bahsedilmektedir. Daha açık bir ifadeyle, Akdeniz’de çok yönlü bir rekabet bulunmaktadır. 16.-17. Yüzyılda Akdeniz’in 1538’lerde bir Osmanlı gölü haline geldiğinde, etrafındaki üniter savaşçı/denizci devletler yeni dünyalara açılarak “ganimet” arayışına gitmişlerdi. Bu “anlamda” zaten kıyıdaş ülkeler olarak, Akdeniz’e tekrar geri döndüler. Günümüzde birçok konu ekonomik, politik ve teknik yönüyle Akdeniz etrafında gelişmekte ve küresel yönetilmeye çalışılmaktadır. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Ancak yeni katılan aktörlerle zenginleşmiş bir network oluşmuştur. Bu konu aslında Akdeniz söz konusu olduğunda, bütünleşik ilişkiler ağı nedeniyle bir ucundan hemen her vesile ile kamuoyunun karşısına çıkmaktadır. Nitekim;
Akdeniz, 2030'a kadar katlanarak artması beklenen rüzgâr enerjisi, petrol ve doğalgaz çıkarma, deniz taşımacılığı ve kitle turizmi gibi denize dayalı faaliyetlerle kendisini gösterecek bir çeşit 'mavi altına hücum' dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bütün bu sektörlerin aynı anda gelişmesinin muhtemelen deniz alanının kullanımında çatışmalara ve doğal kaynaklar ile deniz ekosistemleri üzerinde bileşik olumsuz etkilere neden olması bekleniyor" denilmektedir. (WWF, 2021 yılı Raporu)

Dünya Yaban Hayatı Fonu (WWF), 'Akdeniz'de biyolojik çeşitliliği ve balık stoklarını yeniden canlandırmak' başlıklı raporunda, 2030'a kadar Akdeniz'in yüzde 30'unu kapsayacak bir ağ kurmak için çağrıda bulunarak “Biyolojik çeşitliliğin iyileştirilip sürdürülebilmesi için Akdeniz'in en az yüzde 30'unun etkin bir şekilde korunması şart" ifadelerini kullanmıştır. 2030'a kadar Akdeniz'in yüzde 30'unu kapsayacak bir ağ kurmak için çağrıda bulunulan WWF raporunda, “Hâlihazırda belirlenmiş Deniz Koruma Alanları (DKA) Akdeniz'in yüzde 9,68'ini kapsarken, gerçekten etkin bir şekilde yönetilenler sadece yüzde 1,27'lik bir bölümünün korunduğunu belirtmektedir.  Oysaki dünyanın en önemli denizlerinden Akdeniz'in en az üçte birinin etkin şekilde korunması gerektiği vurgulanmıştır

 ·    Akdeniz'e kıyısı olan ya da nehirlerle bu denizle bağlantısı bulunan ülkelerdeki yanlış atık uygulamalarının Akdeniz'de plastik kirliliğine yol açmaktadır, Akdeniz'e yılda yaklaşık 230 bin ton çöp dökülmektedir ve yüzde 94’ü plastik atıktır. Türkiye 24 bin ton çöp/atıkla, Mısır(74 bin) ve İtalya’nın(34 bin)  arkasından gelmektedir.

·   Habitat kaybı ve bozulması, kirlilik, deniz kaynaklarının aşırı tüketimi, yabancı türlerin bölgeye girişi ve iklim değişikliği gibi etkenlerden dolayı denizdeki canlı çeşitliliğinin ciddi ölçüde azaldığı tespiti yapılmıştır. 


Öte yandan, Yerel Yönetimler Bu Çatışmacı Ortamın, Uzlaşmacı Aktörleri midir?

Yerel yönetimlerin barışı tesis etmede etkin değerlendirilebilirliği artık çok tartışılan bir konudur. “Kent Diplomasisi” olarak da tanımlanan bu görevlendirme ilişkisi tarihten gelmektedir. Aslında Avrupa Konseyinin, Yerel Yönetimler Özerklik Şartının temel felsefesinde de, “kentler geleceklerini geçmişlerinde mi arıyorlar” yaklaşımına yer verilmiştir. Hali hazır uygulamalarda, yerel yönetimler ya da yerel otoritelerin; yurt dışı kardeş kentler uygulamaları aracılığıyla uluslararası faaliyetlerde bulunmalarından kaynaklanan sosyo-kültürel ortam ve işbirliği tecrübesi bulunmaktadır. Aslında bu görev uluslararası ilişkiler ağında devletlerarası güven eşiğinin yükseltilmesi için yerel yönetimlerin kapasitesi ve hizmet yaklaşımı yapılanmasından istifade etmek için tasarlanmıştır.. Kent Diplomasisi tanımlamasıyla, uzlaşmacı politikaların oluşturulmasında ve bu konularda yerel yönetimlerin sorumlulukları nelerdir konusunun da değerlendirilmesi gerekmektedir. Yerel Yönetimler, sahip oldukları sosyal sermaye kadar kapasiteli olup, bu kapasiteyi, toplum adına, dış politikada da, görmezlikten gelmemek gerekir. Ne de olsa kıyı yerleşimlerinin kent yönetimleri olan yerel yönetimler de deniz ile ilişkilendirilebilen, yetki, görev ve sorumluluklara sahip bulunmaktadır. Görülen odur ki, kirlilik de 1992 Rio Zirvesinden bu yana uluslararası sorumluluk alanında dikkati çekmekte ve teknolojik yetersizlik “mazeret” olarak kabul edilmemektedir. Yeni uluslararası bir çatışma konusu kapıda görünmektedir.
 

Üye Ol



Üye Girişi