Huriye Kuruoğlu

Prof.Dr., Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi Radyo- TV Bölümü Başkanı

huriye.kuruoglu@ege.edu.tr


04.03.2018
936
Yazı Boyutu:    
Telaşlı ve koşuşturmalı bir anımda tanıdım O’nu. Bankada benzeri işleri yapıyorduk. İlk bakışta yaşı 50’nin çok üzerinde gibi görünüyordu. Kendi telaşımdan çok fazla dikkat etmemiştim. İkinci karşılaşmamız ise daha sakin bir ortamda ve biraz daha geniş bir zaman diliminde iletişim kurma şansımız oldu. Söz döndü dolaştı, bir anda yaş ve hayattan zevk alma konusuna geldi. Yaşına inanamadım. Henüz 43’ünde idi. Ama inanılmaz bir karamsarlık ve yılgınlık vardı. Ben tabii ki hayret ettiğimi gizleyemedim. Beni biraz kendine yakın hissetti sanırım, anlatmaya başladı. Hayat hikayesini dinledikçe şaşkınlıktan küçük dilimi yutar gibi oldum. Ne diyeceğimi nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilemedim. 

Yıllar önce Kazete'de yazmaya başladığımda ilk yazılarım,  başta diziler olmak üzere televizyonda çeşitli program türlerinde kadının temsili meseleleriyle ilgiliydi. Bir süre sonra yurt dışında kaldığım yıllarda oradan gerçek kadın öyküleri yazmaya başladım. Daha sonra ülkeye döndüğümde ise aradan geçen birkaç yıl içinde televizyonlardaki dizi sayısının çok fazla arttığını gördüm. Bu arada da yurt dışından yazdığım gerçek kadın öykülerine dair okuyuculardan çok hoş geri dönüşler alıyordum. Bir yandan çoğalan diziler, bir yandan da daha fazla ilgi olması nedeniyle yaklaşık 14 yıldır gerçek kadın öyküleri yazıyorum. Ve çoğu kez de hep zaman zaman tekrar ettiğim İbn-i Sina’nın dediği gibi şaşırıyorum. Bu kadim topraklarda yaşayan İbn-i Sina yüzlerce yıl önce, “Hiçbir sanat yapıtı hayatın kendisi gibi şaşırtıcı olamaz” demişti. 

O’nu tanıdığımda bu söze bir kez daha hak verdim. Zira edebiyat ya da filmlerde, dizilerde, okuduğumuz, duyduğumuz ya da gördüğümüz insan öykülerine “acaba gerçekten bu mümkün mü?” diye kuşkuyla yaklaşırken, bu kadar yakınımızda böylesi trajik hayatlar yaşayan kadınlarla karşılaşmak inanılmazdı. 43 yaşındaydı ama 60 görünüyordu ve hayata küsmüş gibiydi. Ben buna itiraz edince anlatmaya başladı. Ailesi, doğu illerimizin bir köyünden uzun yıllar önce İstanbul’a göç etmişti. Ama bu konuda yapılan pek çok sosyolojik çalışmada da görüldüğü gibi, İstanbul’a gelirken geleneklerini ve törelerini de beraberlerinde getirmişlerdi. Çocuk denecek yaşta henüz 14’ünde ailesinin zoruyla evlendirilmişti. Ne var ki çok geçmeden geçimsizlik başlamış ve eşinden sık sık şiddet görmeye başlamıştı. Şiddete daha fazla dayanamamış ve ilk çocuğuna hamileyken, doğmasına birkaç ay kala tüm töreyi ve ailesini karşısına almak pahasına eşinden ayrılmış ve ailesinin yanına dönmüştü. Ancak aile içinde, özellikle de annesi evde rahat vermiyordu. Zira töreler, eşler arasında ne olursa olsun ayrılığı onaylamıyordu.

Kızı zorla uzak şehirlerden birine evlatlık verilmişti. Annesi çocuktan da kurtulduktan sonra! İlk fırsatta kızını 100 TL karşılığı (evet yanlış okumadınız…o yıllarda bile 100 TL matah para değildi.) 40 yaş büyük bir adama zorla vermişti. Kadın anlattıkça kulaklarıma inanamıyordum. Bir anne bunca kötülüğü nasıl yapabilirdi kızına. Tabi ki bu evliliği de iyi olmamıştı, ama şartlar gereği ayrılamamıştı. Çünkü eğitimi ve ekonomik bağımsızlığı yoktu ve törelere ve ailesine daha fazla direnecek gücü de kalmamıştı. Bu adamdan da iki çocuğu olmuştu. Adam evlendikten ve iki çocuğu da olduktan sonra kanserden ölmüştü. Kadın bunu anlatırken bırakın üzülmeyi, neredeyse adam öldüğü için Allaha şükrediyordu. Şimdi İzmir’in şirin bir köyünde geçmişin yaralarını sarmaya çalışarak ve biraz da torunuyla avunarak yaşıyor.

Sağlık ve sevgiyle kalın.




Üye Ol



Üye Girişi