29.04.2021
245
9
Yazı Boyutu:    

Yıllar yılları kovaladıkça, tecrübeler birbirini çoğalttıkça;  beklentiler, kabuslar, yaşananlar biriktikçe ne kadar çok sanrılarla ve sanrılarda yaşadığımı anladım…

Anlamak ilk adımdı ve itiraf etmek gerekirse oldukça acı vericiydi  sonra yüzleşmek, yargılamadan kabul etmek, affetmek, aslında hiçbir şey bilmediğin gerçeğiyle yaşamaya cesaret etmek… Ve bir sabah yüreğini temizleyen o rüzgarın esintisiyle uyanmak…

Anladıkça ne kadar çok şeyi anlamadığımı, anladıkça gerçek sandığım pek çok şeyin aslında benim yargılarımdan, benim inanmak istememden, benim farzettiklerimden başka birşey olmadığını görmenin şaşkınlığı… Meğer ben en yakınım olduğuna inandığım insanları bile tanımıyormuşum, meğer ben her şeyden çok sevdiğim  insanlara bile yabancıymışım… Görmeden, sanrılarımın yarattığı o kocaman balonumun içinde oradan oraya savrulurken , ayaklarımın çok sağlam yere bastığı rüyasında uyuyor muşum… Balonu yaratmak, sonra da onun içinden  yaşamak için kendini ve yaşamı bildiğine inanmak yetiyormuş… Bir kere inandın mı, balon şişmeye ve seni içine almaya başlıyormuş sen hiç farkında olmadan. Bir kere bindin mi o balona sonrası şişmece, şişirmece… Balon öylesine uyuşturmuş ki ne sırtımdaki ağırlığın, ne her dakika yok oluşumun, ne de kendimi unuttuğumun bile ayrımında olmadan  havalarda savrulup durmuşum… Kendim sandığım kişinin bile kendim olmadığının ayrımına varamadan.

Ve bir gün balonum patladı… Balonda olduğumun bile farkında olmayınca patlama çok sarsıcı oldu. Balon patladı mı, fena çakılıyormuşsun yere. Hani neredeyse ruhunda kırılmadık köşe, içe kanamayan bir kısım kalmıyormuş… Paramparça olan bedenime mi üzülsem, paramparça olan benliğimin bir sanrı olduğu gerçeğine mi üzülsem, geçen yıllara mı, cin gibi bakan gözlerimin aslında kör oluşuna mı? Zehir gibi aklımın kurduğu tuzaklara mı?...

Balon bir kez patladı mı çakıldığın yerde kala kalıyorsun kırıklıkların ve yaralarınla… İşte o zaman duruyor zaman bir yol ayrımında. Önce kısa yolu seçtim yok olmak ve kendimi yok etmek… Zaten hiç var olmamıştım ki, yok olmak beni hiç korkutmadı ama olmadı, olamadı. İlk tokat o zaman yüzümde patladı. Yaşamımı sonlandırmak bile benim seçimim olamıyordu o zaman, yaşamın bana sunduğu planı kabul etmek belki de anahtardı. Yaşama ve doğaya bırakmak bırakmak, kenedimi kendimden kurtarmak… 

Yazıldığı kadar kolay olmuyor anladıklarını yaşama evirmek.  O nedenle de bir süre  “Kurban olma” hapisanesinin duvarlarına çarpıp durdum.  Duvarlar kalın, ses geçirmezdi. Ancak tuhaf bir yankı vardı içerde.  Sürekli yankılanan sesler ve sesim…  'Kurban olma’yı seçtiğimi fark etmek yeni bir şok dalgası yarattı benliğimde… Kurban olmak, suçlamak, suçlamanın rahatlığında yargılamak, yargıladıkça bilenmek, bilendikçe suçlamak… Yaşıyor olmanın sorumluluğundan uzak, yaşamıyor olmayı seçebilmek… Ve anladım ki kurban olmak değildi önemli olan. Hepimiz bir şekilde, bir şeylerin kurbanı değil miydik?  Önemli olan olanlara  rağmen, yaşadıklarımıza, bize yaşatılanlara rağmen kendimize sahip çıkmak değil miydi? Kendimizi anlamak, kendimizi kabul etmek… Kendimizi kendimiz sandığımız şeyden kurtarmak…

Kurban olmaktan, kendine acımaktan, başkalarını suçlamaktan vazgeçince bir anda boşlukta kalıyormuş insan… Büyük derin bir boşluk… Yaşamımı bu kezde o boşluktan izlemeyi öğrendim. Yargılamadan, her anı kabul ederek, her anın bana söylediğini duymaya çalışarak… Benim dünyamı ben yaratıyordum ve sorumluluk almak demek aslında çoğumuzun o balonun içinde yaşadığını görmek, balonları suçlamanın anlamsızlığıyla yüzleşmek, hepimiz aynı yalnızlıktan ve kaybolmuşluktan geliyorduk…  Kaybolmuş ruhların arenasında olduğumu, benim de kaybolduğumu yargılamadan gözlemlemek ve kabul etmekti yaşamamın, kendimin sorumluluğumu almak. Ne yaşanırsa yaşansın aslında suçlayacak kimse yoktu. Boşluk içime yerleştikçe içimdeki ağırlığın hafiflemesi…

Ve affetmek, önce kendimi sonra hayatıma giren herkesi, bana yaptıklar rağmen, acılarıma, ihanetlere, yalanlara, zorluklara, ikiyüzlülüklere rağmen affetmek. Karşıma çıkan herkesi, herşeyi, geçmişte yaşanılan her saniyeyi affetmek… Ve geçmişimi affederek temizlemek…

Artık herşeyin bende başlayıp bende bittiğini biliyorum. Benim için sorumluluk almak demek yaşadığım her anı benim yarattığımı kabul etmek oldu. Başıma gelenleri değiştirmenin bir yolu yoktu ama onları affederek sıfırlamayı öğrendim. Ve yaşadığım her yeni an için minnettar olmayı, yaşama güvenmeyi olan herşeyi yargılamadan kabul edebilmeyi…

Olmuşsa vardır bir sebebi, oluyorsa olması gerektiği içindir. Artık kim olduğumu bilmiyorum, her gün yine yeniden kim olduğumu keşfetmeye çalışıyorum.

Artık yaşamı tanımlamayı bıraktım, nasıl yaşanması gerektiğine dair büyük büyük sözleri de. Anladım ki ben sadece kendimden sorumluyum. Kimseye yardım etmem, kimseyi düzeltmem, kimsenin acılarını dindirmem gerekmiyormuş… Herkes kendi yolunu kendisi bulmak zorundaymış… Düşe kalka, yara bere içinde bile olsa çünkü diğer türlü asla öğrenilmiyormuş yaşamın anlamı… Bir zamanlar dünyayı değiştirmek istiyordum ve dünyanın değişebileceğine  tüm samimiyetimle inanıyordum. Şimdi anladım ki dünya tamda olması gerektiği gibi ama değişmesi gereken benmişim…

Artık her gün sadece o güne konsantre olmayı öğreniyorum. O günün güzellikleri kadar acılarına da kucak açarak… Ve sanırım ilk defa neşe içinde büyümeyi deneyimliyorum… Kendimi, yaşamı, sevgiyi keşfederek… 


Üye Ol



Üye Girişi